14 Aralık 2008 Pazar

"Altın Keman" Mintz, Türkiye'de

Sanat eleştirmenleri tarafından döneminin en başarılı keman sanatçıları arasında gösterilen Sholomo Mintz, Türk izleyicisiyle buluşacak. Dünyaca ünlü İsrailli keman virtüözü, yarın ve 5 Aralık'taki iki konserde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın (CSO) konuğu olacak.

CSO Salonu'ndaki konserde, Felix Mendelssohn Bartholdy'nin "Fingal Mağaraları Uvertürü", "keman konçertosu", Ottorino Respighi'nin "Roma Çamları" ve "Roma Çeşmeleri" adlı yapıtları seslendirilecek. Konserlerde orkestrayı Şef Antonio Pirolli yönetecek.

Kusursuz müzisyenliği, üslubundaki çok yönlülük ve kemana hakim tekniğiyle saygın bir yeri bulunan Mintz, düzenli olarak en ünlü orkestralar ve orkestra şefleriyle uluslararası sahnelerde yer alıyor.

Premio Accademia Musicale Chigiana, the Diapason D'Or, the Grand Prix du Disque, the Gramophone Ödülü ve Edison Ödülü dahil bazı prestijli müzik ödülleri sahibi olan Mintz, 2004 yılından bu yana Londra'da bulunan AVIE Records için kayıt yapıyor.

Moskova'da doğan ve 2 yıl sonra ailesiyle İsrail'e yerleşen sanatçı, henüz 11 yaşındayken İsrail Filarmoni Orkestrası ile konçertosunu sahneledi. Mintz, 16 yaşında Pittsburgh Senfoni Orkestrası ile verdiği konserde Carnegie Hall Salonu'nda sahne aldı. Hemen ardından Juilliard Müzik Okulunda Dorothy DeLay ile çalışmalarına başladı.

Sholomo Mintz, 18 yaşındayken sanatsal çalışmalarına koro şefliğini de ekleyerek o dönemden bu yana dünya çapında ün yapmış orkestraları yönetti ve İsrail Oda Orkestrası Müzik Danışmanı ve Maastricht Senfoni Orkestrası'nın sanat danışmanı ve baş konuk orkestra şefi oldu.

Zagreb Filarmoni Orkestrasının baş konuk orkestra şefi olarak atanan Mintz, bu sanat sezonundan itibaren yoğun solo programının yanı sıra 4 yıllığına bu rolü üstleniyor.

03.12.2008 cnnturk.com

Mısır müziği İstanbul sokaklarına taştı

Mısır'ın yöresel müziği ve dansı ilk kez Türk sokaklarında hayat buldu.

15 kişiden oluşan Mısır'ın ünlü yöresel grubu Nile Folklorik Müzik ve Halk Şarkıları Topluluğu'nun müziği coşturdu, Mısırlı Derviş'in, Mevlana felsefesi doğaçlama teknikler ile zenginleştirdiği, 3 etekli "Tabule" dansı ise izleyenleri büyüledi.

Mısır'ın ünlü yöresel grubu Nile Folklorik Müzik ve Halk Şarkıları Topluluğu 5 gün boyunca İstanbul'un meşhur ve kalabalık caddelerinde müzik, folklor ve dans gösterileri yapmak üzere Türkiye'ye geldi.

İstanbul Mısır Kültür Merkezi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Beyoğlu Belediyesinin katkıları ile ilk kez Türkiye'ye gelen ünlü grup, Taksim Meydan'ında açık hava gösterisi sundu. Topluluk sahneye çıkmadan önce seyircilerin arasına katılıp, Ahırkapı Orkestrası'nı dinledi.

Grup elemanlarından Seyid Ali Osman, "Türk musikisi ile Mısır musikisi zaten çok benziyor. Biz sanatçı kulağımız ile bunu duyup, hissediyoruz" dedi. Grubun diğer bir üyesi olan Cemal Mahmut ise "çok güzel çalgı çalıyorlar. Türkiye ile İtalya-Fransa arasında çok benzerlik bulduk. Düzenine hayran kaldım" diye konuştu.

16 ayrı ülkede çeşitli festival ve etkinliklerde sahne alan grup, sahneye çıktığında yaptıkları müzik ile Türk dinleyicisinden tam not aldı. Dinleyiciler arasında bulunan küçük çocuklar alkışlar ile grubun yaptığı müziğe rithim tuttu.

Amaçlarının bu tür etkinliklerle sokaktaki insanları birbirleriyle yakınlaştırıp kaynaştırmak, aralarında bir iletişim bağı ve dostluk köprüsü kurmalarını sağlamak ve ayrıca Türkiye ile Mısır arasındaki kültürel bağları günümüzde ve gelecekte daha iyiye taşımak olduklarını belirten grup üyeleri sıcak tavırları ile de dikkat çekti.

Mısırlı Derviş'in, Mevlana felsefesi doğaçlama teknikler ile zenginleştirdiği, 3 etekli "Tabule" dansı ise izleyenleri büyüledi. Yaklaşık yarım saat süren dansın en büyük özelliği törensel sufi dansının sentezi niteliğinde olması.

Klasik derviş dönüşü temel alınarak Mevlana felsefesi doğaçlama teknikler ile zenginleştirildikten sonra gerçekleştirilen "Tabule" değişik formda dönme denemeleri ile gerçek haline dönüşüyor. Kullanılan 3 etekli kostüm insanlar üzerindeki etkiyi yoğunlaştırıyor. Dans, dönen Mısırlı dervişin bir şekil alması ve saflık haline erişmesi ile sona erdi.

Topluluk, Salı ve Perşembe akşamı Feshane, Çarşamba akşamı Taksim, Cuma akşamı ise Galatasaray Meydan'ında gösterilerini sunacak.

23.09.2008 cnnturk.com

5 Eylül 2008 Cuma

İstanbul'da kulağın pası silinecek

Stephen Haugh'un 7 Ekim'deki resitaliyle müzik ziyafeti başlayacak.

Dünyanın bir çok ülkesinden ünlü sanatçılar 7 Ekim'den itibaren İstanbullu sanatseverlere resital verecek


İSTANBUL - İstanbul’un müzik hayatına katkıda bulunmak üzere düzenlenen ve ilk sezonu geçen yıl tamamlanan İstanbul Resitalleri’nin yeni sezon programı 7 Ekim'de başlayacak.
Dünyanın farklı köşelerinden farklı müzisyenleri, uluslararası virtüözleri, takip edilen ve alkışlanan enstrümanistleri, gözde sanatçıları sezon boyunca İstanbul seyircisine sunan İstanbul Resitalleri’nin yeni sezonu, 18 Haziran 2009’a kadar Mustafa Kemal Merkezi’nde devam edecek. Etkinlikte, Fransa, İtalya, Amerika, İsviçre, İrlanda ve Çin gibi dünyanın çeşitli ülkelerinden sanatçılar İstanbul’a konuk olacak.

Yeni sezon, piyona sanatçısı Stephen Hough’un, 7 Ekim'de vereceği resitalle başlayacak. 1983 yılında kazandığı Naumburg Uluslararası Piyano Yarışması sonrasında ünlü şeflerin yönetiminde Avrupa ve Amerika’nın en büyük orkestraları ile çalan ve bugüne kadar yaptığı 40’ı aşkın albümle 7 Gramophone Ödülü kazanan sanatçı, üç kez Grammy’ye aday gösterildi. Diapason d’Or, Deutscher Schallplattenpreis ve Classic CD ödüllerini alan sanatçı, İstanbul MKM’deki konserinde Bach, Faure, Copland ve Chopin’in eserlerinden bölümler seslendirecek.
"Francesco Goffriller 1737 yapımı çellosu" ile çello sanatçısı Ophelie Gaillard 13 Kasım'da, piyano sanatçısı Laure Favre-Kahn 18 Aralık'ta İstanbullu sanatseverlerle buluşacak.

Etkinliğin 2009 yılındaki bölümünde ise piyano sanatçıları John O’Conor 15 Ocak'ta, Fredrik Ullen 18 Şubat'ta, gitarı ile yetenekli sanatçı Xuefei Yang 18 Mart'ta, yine piyano sanatçıları Tamara Stefanovich 16 Nisan, Enrico Belli Piyano 13 Mayıs ve Chu Fang Huang 18 Haziran tarihlerinde dinleyicilere müzik ziyafeti sunacak. (aa)

Radikal 04.09.2008

Akbank’tan 100 sanatçılı caz festivali

17. Akbank Caz Festivali’nde klasikleşmiş ustalardan elektronik projelerine genişleyen bir yelpazede 100’ün üzerinde sanatçı, altı mekanda konserler verecek

İSTANBUL - Akbank Caz Festivali’nin bu yılki liste başı ismi Stephan Micus. Festival kapsamında 10 gün boyunca Aya İrini, Cemal Reşit Rey (CRR) Konser Salonu, Akbank Sanat, Babylon, Talimhane ve Ghetto gibi altı mekanda 100’ün üzerinde sanatçı sahneye çıkacak. Caz ustaları CRR’de, deneysel gruplar Ghetto ve Talimhane’de çalacak. Bu yıl 17.’inci kez düzenlenen festivalde Ron Carter, James Carter, Stephan Micus, Rhoda Scott, Tomasz Stanko Band gibi isimler yer alıyor. Stephan Micus, festivalin açılışını 9 Ekim’de Aya İrini’de yapacak. Rhoda Scott, 10 Ekim’de aynı yerde, Tomasz Stanko ve grubu 17 Ekim’de, Jason Moran ve grubu The Bandwagon ise 18 Ekim’de CRR’de çalacaklar. Festivalde Jonas Knutsson 15 Ekim’de Talimhane Tiyatrosunda ünlü İsveçli piyanist Anders Persson, Kanadalı bass sanatçısı Sebastian Dube ve Meksikali perküsyonist Rafael Huizar Sida’yla özel proje kapsamında bir araya gelecek. Far East Revisited, 12 Ekim’de Babylon’da olacak. Oğuz Büyükberber & Klein Electro-Acoustic Duo projesiyle festivalin projeler mekanı Talimhane Tiyatrosunda verecekleri konserde elektronik sesler kullanarak dinleyicileri farklı bir deneyime sürükleyecekler. Festivalin diğer konserleri arasında İbrahim Malouf, Talvin Singh, Jean Pierre Smadj trio, Erdem Helvacıoğlu ile Elliott Sharp’ın projesi, Afrikalı Kuenda Bonga, Brezilyalı Azymuth, Charlie Hunter Trio, Steve Reid Ensemble, Sayag Jazz Machine, Sarp Maden Quartet, Olcay Saral, Şenol Küçükyıldırım sayılabilir. Önceki gün programı açıklayan Akbank Sanat Genel Müdürü Derya Bigalı, festivalin artık çağdaş cazın Türkiye ve Avrupa’daki önemli etkinliklerinden biri olduğunu söyledi. Bigalı, bu yıl caz eğitimi için iki atölye çalışması ve iki panel yapacaklarını söyledi. Festivali düzenleyen Pozitif’ten Mehmet Uluğ da programın, caz ustaları, dünya müzikleri, elektronikle cazı birleştiren çağdaş yorumlar ve cazı şehre taşıyacak projeler gibi dört temele dayandığını anlattı. (aa)

Radikal 05.08.2008

17 Ağustos 2008 Pazar

İstanbul'la karşılıklı aşk


Türkiye'nin pek sevdiği Pink Martini, 'Hang On Little Tomato' isimli ikinci albümünün ardından iki konser için İstanbul'da. Grup, yeni albümünde seslendireceği Türkçe bir şarkı için Türk hayranlarından öneri bekliyor


AHMUT HAMSİCİ

İSTANBUL - 'Jö nö vö pa travaye, jö nö vö pa dejöne, jö vö sölman ubliye e püi jö füm/Çalışmak istemiyorum, yemek istemiyorum sadece unutmak istiyorum zaten sigara içiyorum' Pink Martini'yi nakaratı dilimize dolanan bu şarkısı yani 'Sympathique' ile tanıdık. 1997 tarihli ilk albüme adını veren bu şarkı gibi kendisi de son derece sempatik bir grup Pink Martini. İlk albümünün turnesi kapsamında Türkiye'de verdiği konserinin tadı hâlâ damaklardayken Pink Martini 'Hang On Little Tomato' isimli yeni albümünü çıkarttı. Haftalarca Türkiye'de en çok dinlenen yabancı albüm bu oldu. Tabii onlar da kendilerini bu kadar seven Türkiye'ye tekrar gelmeyi ihmal etmediler. Perşembe ve cuma geceleri İş Sanat'ta iki konser verdiler. Pink Martini'nin öne çıkan iki ismi, sanat yönetmeni Thomas Lauderdale ve vokalist China Forbes ile konuştuk.
Öncelikle kendi müziklerini nasıl tanımladıklarını sorduk. Lauderdale ve Forbes aynı anda cevap verdiler: "Dünyanın müziğini yapıyoruz". Ancak yaptıklarının world music olarak tarif edilen tür olmadığını, dünyanın değişik köşelerinden melodileri ve ritimleri bir araya getirip modern fonda sunduklarını belirtiyorlar. Müziklerinin en önemli özelliklerinden çeşitliliği ise grubun tüm üyelerinin farklı kültürel, müzikal köklerden gelmelerine bağlıyorlar. "Örneğin ben" diyor Forbes "Pop-rock kökenliyim, Thomas klasik müzik kökenli ve yıllardır piyano çalıyor. Grubun diğer üyeleri de birbirinden farklı sanatsal kökenlere sahip ve bu farklılık yaptığımız müziğe yansıyor". Onlara göre bu çeşitlilikte Amerika'daki kültürel 'karışıklığın' da büyük payı var. Lauderdale bu anlamda gerçek bir Amerikalı grup olduklarını belirtiyor: "Amerika kültürel olarak büyük bir çeşitliliğe sahip. Ülkede birçok farklı kültür, ulus, etnik grup var. Biz Amerika'nın bu yönünü temsil ediyoruz."

Zeki Müren'den çok etkilenmiş
Onlara Türk müziği dediğimizde ise ilk tepkileri 'Müthiş' oluyor. Lauderdale, Zeki Müren'den çok etkilenirken Forbes udun sesine hayran kalmış. Peki daha önce yeni albümlerine Türkçe bir şarkı koyacaklarını söyleyen grup bunu kesinleştirdi mi? "Hemen hemen kesin" diyor Forbes ve düşündükleri şarkının 'Üsküdar'a gideriken...' yani 'Kâtibim' olduğunu söylüyor. 'Kâtibim'in güzel bir şarkı olduğunu ama kendi tarzlarına uyan başka şarkıları da düşünmelerini öneriyoruz. Heyecanlanıyor ve "Onları bize bildirsene" diyorlar. Lauderdale daha önceki röportajlarından birinde Türkiyeli dinleyicilerine bir e-posta adresi vermiş ve onlardan şarkı önerisi göndermelerini istemiş ancak hiçbir yanıt gelmemiş. O zaman son bir çağrı daha yapalım mı diye soruyoruz. "Harika olur" diyor. Ve Lauderdale e-posta adresini yazıyor bize: thomaslauderdale@hotmail.com. E-mail atanların şarkının sözlerini, tarihini ve kendilerine ulaşım bilgilerini de yazmalarını istiyor.
Arkamızda bekleyen gazeteci sayısı arttıkça röportajı bitirmemiz hususunda yapılan baskı da artıyor. Ancak her fırsatta savaş karşıtı mesajlar veren gruba bir 'siyasi' soru sormadan gitmek de olmaz. Lauderdale'e tam Amerika'da Bush'a ve Irak müdahalesine bakışın ne durumda olacağını soracağız ki kendi başkanının adını duyunca hemen atlıyor ve Türkçe olarak "Bush p.şt" diyor. Karşılıklı gülüşmelerden sonra ekliyor: "Ortada adeta bir çılgınlık söz konusu. Bunda medyanın rolü de çok büyük. Ama diyebilirim ki Amerikalılar başkanlarına ve yaşananlara artık çok daha fazla eleştirel yaklaşıyor".

Her telden her dilden
Pink Martini, piyanist Thomas M. Lauderdale tarafından sivil toplum örgütlerinin gösterilerinde dinleti vermek üzere 1994 yılında Portland, Oregon'da kuruldu. Grubun tüm üyeleri farklı sanat kültürlerinden geliyor. 1997 yılında 'Sympathique' isimli ilk albümüyle tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de hatırı sayılır bir hayran kitlesi elde etmişti. Pink Martini Latin müziği ile klasik müzik ritim ve melodilerinin birleşiminden oluşan ve çoğunlukla İspanyolca, İngilizce, Fransızca, Japonca gibi farklı dillerde seslendirdiği şarkıları ile adeta insanın kanını ısıtıyor.

Radikal 27.03.2005

Müzeyyen Senar ve Zeki Müren dinliyorlar

Grubun kurucularından Thomas Lauderdale, Milliyet’in sorularını yanıtladı.

Barış Yıldırım

Babylon Alaçatı’da dün sahneye çıkan “Pembe” Martini bu akşam da İstanbullular için çalacak. Piyanist Lauderdale, “Piyanoya uyarlayabileceğimiz bir şarkı ararken Müzeyyen Senar ve Zeki Müren dinliyoruz” diyor

Pek çok müzikseverin, Türkiye’de de altın plak alan “Sympathique” ve “Hang on Little Tomato” albümlerinden tanıdığı Pink Martini, son albümleri “Hey Eugene”in Avrupa turnesi kapsamında Türkiye ve KKTC’yi turluyor. Grup, dünkü Babylon Alaçatı konserinin ve bu akşam 15. Uluslararası İstanbul Caz Festivali kapsamında saat 21.00’de gerçekleşecek Açık Hava Sahnesi konserinin ardından, 15 Temmuz’da Kıbrıs’ta olacak.

Kendilerini “müzik arkeologları” olarak tanımlayan sanatçılar, Samuray aşk şarkılarından Fransız şansonlarına pek çok şarkıyı eski plaklardan çıkarıp, günümüz sound’uyla canlandırıyor. Grubun temelleri, Harvard’da tarih ve edebiyat okuyan, klasik müzik piyanisti Thomas Lauderdale ile aynı okulda resim ve tiyatro öğrenimi gören şarkıcı China Forbes tarafından atıldı. ABD’nin Portland kentinde 1994 yılında kurulan, uzun süre çevre ve barınma sorunları gibi konularda bağış toplamak için konser düzenleyen grup, zamanla on iki kişilik bir kadroya ulaştı.

1997 tarihli ilk albümlerindeki “Sympathique” şarkısının Fransa’da hit olmasıyla, grubun ünü dünya çapına yayıldı. Konser öncesi grupla ilgili sorularımızı Lauderdale yanıtladı.

Farklı müzik geleneklerinden etkilenmiş bir grupsunuz; bu çeşitlilik nereden geliyor?
Grup olarak hepimizin edebiyata, şiire ve farklı kültürlere ilgisi var... Aslında Pink Martini ile dünyanın farklı kültürlerinden şarkılar toplayarak, tıpkı bir kokteyl gibi, hepimizin ayrı ama özümüzde aynı olduğu fikrini vurgulamaya çalışıyoruz. İnsanların yaşadıkları aşkların, acıların, sevinçlerin birbirinden farklı olmadığı mesajını, tek bir ulus ütopyasıyla olmasa bile, tek bir grupta insanca duyguları, şarkıları toplayarak vermeye çalıştık...

Amerikalı bir grup olarak, Avrupa piyasasında bu kadar popüler oluşunuzu nasıl açıklıyorsunuz?
Amerikalıların müzik beğenileri Avrupalılardan çok farklı; geleneksel şarkıları, Fransız şansonlarını ya da bir Japon aşk şarkısını Amerikan dinleyicisi çok iyi kavrayamıyor. Oysa Avrupa dinleyicisinin nostaljik, geleneksel, klasik müziklere çok daha fazla ilgisi var... İlk albümümüzdeki şarkılardan “Sympatique”in Fransa’da haftalarca bir numara olması tesadüf değil.

Farklı dil ve dolayısıyla kültürlerden şarkı söyleme beceriniz eleştirmenleri şaşırtıyor. Bu kadar farklı eserlere hakim olabilmek, bir meydan okuma değil mi?
Bu bir meydan okuma değil, bizim motivasyonumuz. Örneğin Arapça şarkıları araştırmaya başladığımız dönemde, terör olaylarından dolayı tüm Araplara karşı haksız önyargılar oluşmaya başlamıştı... Bizim gidip Mısır’da efsane olan bir şarkıcının şarkılarını öğrenmeye çalışmamız, bu önyargılara bir tepkiydi. Şimdi Arapça şarkımızı Yunanistan’dan Fransa’ya, gittiğimiz her ülkede izleyiciler büyük keyifle dinliyor. Önyargıları şarkılarla kırmaya çalışıyoruz.

Eski plaklardan şarkıları canlandırmaya meraklısınız; bu nostaljik araştırmalarda sizi motive eden nedir?
Bizi en çok şarkıların öyküleri motive ediyor; kimi zaman da duyduğumuz eski bir kayıtta şarkı söyleyen kişinin sesindeki duygu... Örneğin Pasion Turca ekibiyle İstanbul’da gezerken, bir kafede eski bir plak kaydında olağanüstü bir kadın sesi duymuştum. Bu kadının sizin ünlü sanatçılarınızdan Müzeyyen Senar olduğunu sonradan öğrendim. Dilini bilmediğim halde, şarkıdaki duygulu söyleyişine hayran olmuştum. Hayranlık uyandıran bir ses, eski bir kayıt, bazen bir şarkı sözü ve özellikle şarkıların öyküleri, bizi motive ediyor...

Türk müziğinde size ilham veren başka isimler var mı?
Türk klasik müziği sanatçılarının eski kayıtlarını dinlemeye devam ediyorum. Özellikle piyanoya uyarlayabileceğimiz bir şarkı ararken en çok Müzeyyen Senar ve Zeki Müren dinliyoruz. Beraber çalıştığımız ekipten Türk arkadaşlarımızla, Türkiye’de ve Kuzey Kıbrıs’taki konserlerimizde, yeni çıkan albümlerden ve şarkılarınızdan birçok ipucu topladık, daha da toplayacağız...

Pink Martini üyeleri, şarkılarıyla kültürel önyargıları kırmaya çalışıyor.

Milliyet 05.07.2008

2 Temmuz 2008 Çarşamba

Cazın ‘best of’u

İKSV tarafından düzenlenen Uluslararası İstanbul Caz Festivali 15. yılında, geçmiş senelerin birikimini damıtan “best of” bir programla İstanbulluların karşısında...

Merakla beklenen Uluslararası İstanbul Caz Festivali bugün başlıyor. Festival kapsamında 16 Temmuz’a kadar 40’a yakın konser düzenlenecek. Bu yılki listede çağdaş cazın iddialı isimlerinin yanı sıra, folk, soul ve funk sanatçıları, ayrıca Brezilya’dan Küba’ya Latin müziğinin çok sayıda üstadı yer alıyor. Kimler yok ki: Herbie Hancock, Caetano Veloso, Rufus Wainwright, Pink Martini, Omara Portuondo, Yasmin Levy, Al Jarreau, Dianne Reeves, Ivan Lins, Nnenna Freelon...

Caz Festivali’nin genç direktörü Pelin Opcin Milliyet Sanat dergisinin temmuz sayısında çıkan röportajda, “15. yılda Caz Festivali’nin en iyilerini, cazın efsane olmuş isimlerini bir araya getirmeye çalıştık” diyor ve ekliyor:“İlerde yaş haddinden dolayı izleyememekten veya turnelerinin denk gelmeyeceğinden çekindiğimiz isimleri özelikle dahil ettik. Programda bu ‘best of’ konseptini oturtma düşüncesiyle sponsorlarımızdan da destek istedik.”

Zengin bir program
Bu yıl cazın, folk, soul, funk ve Latin müziğiyle akrabalıklarından beslenen bir program var. Bu akşam Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi’nde izleyeceğimiz efsane caz piyanisti Herbie Hancock, folk şarkıcısı Joni Mitchell’ın şarkılarından hazırladığı bestelerden oluşan “River - The Joni Letters” projesiyle İstanbullu caz severlerin karşısına çıkacak. Yeni dönemin en önemli folk ozanlarından Rufus Wainwright ise sadece piyanosunun refakatinde 8 Temmuz’da Aya İrini’de olacak.

Tropik esintiler
Açık Hava’da solo konsere çıkacak bir diğer ozan, 10 Temmuz konseri için ilk kez Türkiye’ye gelecek olan Caetano Veloso. Brezilya müziğinin dev çınarı, 1968’de “Tropicalismo” akımını başlatan isimlerden biri olan Veloso, yıllarca askeri diktatörlüğe ve toplumsal muhafazakârlığa müziği ve sahne performanslarıyla karşı durmuş bir şarkıcı.

Buena Vista Social Club’ın yaşayan en önemli sesi Omara Portuondo, 9 Temmuz konseri için tekrar İstanbul’a gelecek ve henüz yayınlanmamış “Gracias” albümünden şarkılarını Sepetçiler Kasrı’nda seslendirecek.

Latin Amerika burada da hız kesmeyecek: Brezilyalı şarkıcı Ivan Lins yanına Nnenna Freelon’ı alarak 8 Temmuz’da Arkeoloji Müzesi Bahçesi’nde olacak. Programa son anda eklenen Pink Martini de Açık Hava’daki konseri ile festivalin hem Latin hem dans dozunu artıracak 6 Temmuz’da.

En çok ses getirecek diğer etkinlikler arasında, yarın Açık Hava’da gerçekleşecek Marcus Miller ve Tower of Power konseri, Sefarad müziğinin genç sesi Yasmin Levy’nin 14 Temmuz’da Esma Sultan Yalısı’ndaki konseri, Carla Bley’in Arkeoloji Müzesi Bahçesi’nde gerçekleştireceği 5 Temmuz’daki “Lost Chords” projesi ve elbette 5 yıl önce yitirdiğimiz eşsiz blues şarkıcısı Nina Simone anısına, Dee Dee Bridgewater, Stacey Kent, Sibel Köse ve Raul Midon’un bir araya geldiği Sepetçiler Kasrı’ndaki “Sing the Truth” konseri sayılabilir.

Ayrıca Sabri Tuluğ Tırpan’dan Taksim Trio’ya pek çok yerli isim ve geleneksel Caz Kenti, Caz Vapuru ve Genç Caz etkinlikleri de festival boyunca caz severleri ağırlayacak. Pek çokları için bu gözü pek organizasyonun en heyecanla beklenen etkinliği şüphesiz 30 Temmuz’daki Lenny Kravitz konseri. Sanatçı, şubatta çıkan “It’s Time for a Love Revolution” albümünün dünya turnesi kapsamında ilk kez Türkiye’ye geliyor.

Milliyet 02.07.2008

1 Temmuz 2008 Salı

Pink Martini'den 3 konser!

'Sympathique' ve 'Hang on Little Tomato' ile Türkiye'de büyük bir hayran kitlesine sahip Pink Martini, yeni albümleri 'Hey Eugene!'nin Avrupa Turnesi kapsamında Türkiye'de!

Aylarca listelerde 1 numara olan ve Türkiye'deki satışları ile 2 kere altın plak kazan grup Pasion Turca himayesinde 3 özel konser için Türkiye ve KKTC'ye geliyor! Türkiye’de büyük bir hayran kitlesi edinen, verdikleri her konserde biletlerini günler öncesi tükenen Pink Martini ile dans etmeye hazır mısınız? Türkiye'de “Sympathique” ve “Hang on Little Tomato” albümleri ile altın plak kazanan ve Türkiye sevgilerini ikinci albümlerinin dünya baskısında kapağa kadar taşıyan grup, 3. albümleri 'Hey Eugene!' Avrupa turnesi kapsamında tekrar Türkiye'de! Kendilerini müzik arkeologları olarak tanımlayan şeker gibi bir grup, Pink Martini. Hayranları topluluğu sanat müzelerinden havaalanı hangarlarına, dumanlı barlardan senfonik konser salonlarına kadar konser verdikleri her yerde takip ediyor.

05 Temmuz 2008Saat 23:30, Babylon Alaçatı, Çeşme
06 Temmuz 2008Saat 21:00, 15. Uluslararası Istanbul Caz Festivali, Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi
15 Temmuz Saat 21:00, 12. Uluslararası Magusa Kültür ve Sanat Festivali, Salamis Antik Tiyatrosu


Milliyet 01.07.2008

Bu yıl ''caz''a doyacağız!

Uluslararası İstanbul Caz Festivali’nin bu yılki programında mutlaka izlenmesi gereken birçok konser var.

MURAT BEŞER


Lenny Kravitz 10 yıl kadar önce kısa bir süre dünya listelerinde fırtına gibi esmişti. Özellikle son iki yıldır hayli eleştiri alıyordu İstanbul Caz Festivali; programına kattığı caz dışı ya da “caz komşusu” isimler nedeniyle. Eleştiriler, caz dışını hepten kapı dışarı görmek isteyenlerle, maksadını aşan bir caz dışı anlayışa doğru seyir tehlikesine işaret edenler olmak üzere iki kesimde yoğunlaşıyordu. İKSV son iki yıl caz dışı sanatçıların dünyadaki caz festivallerinde boy göstermelerinin bir gelenek oluşuyla, caz dışını ticari çıkış noktaları uğruna ana amaç haline getirme kısmını biraz birbirine fazlaca yasladığı için, ikinci kesimdekileri haklı çıkarıyordu. Özellikle ikinci kesimin eleştirilerinin İKSV üzerinde etkisinin olduğunu söylemek yanlış olmaz, 15. Uluslararası İstanbul Caz Festivali’nin programını gördükten sonra. Bu yıl programdaki caz dışı isimlerin makul bir hizaya çekilmiş olması, İKSV’nin geçen yıllardaki eleştirileri kaale almış olması memnuniyet verici.

Son sözü cüzdan söyler
Gidilmesi gereken konserlerin sayısı az değil bu yıl. Öncelikle Joni Mitchell bestelerini yorumladığı çalışmasıyla, geçen yılın en iyi caz albümünün sahibi piyanist Herbie Hancock’un, onur konuğu olarak ayrı formatlarda iki konser vermesi festival ve dinleyiciler adına büyük şans. Diğer şans insan hakları savunucusu Caetano Veloso’nun, Açık Hava’da gerçekleşecek solo konseri. Carla Bley’in dev müzisyenlerle yaptığı Mare Nostrum projesi önemli; tıpkı Dee Dee Bridgewater, Stacey Kent, Raul Midon ve Sibel Köse’nin Nina Simone şarkıları söylediği festivale özel diğer proje gibi. Buena Vista Social Club’ın yaşayan efsanesi Omara Portuondo, festival için şüphesiz bir başka anlam taşıyacak. Festivale isabetli bir tercihle monte edilen yeni ozanlar serisi doğru bir isimle sürmesi güzel; teatral dilli folk ozanı Rufus Wainwright, özel bir gece için dinleyicisini Aya İrini’de karşılayacak.

Cambaz basçı Marcus Miller ile yüksek sahne performanslı funk-pop topluluğu Tower of Power’ın peş peşe sahne alacağı akşam, izleyicilerin evlerine çok mutlu döneceklerine hiç şüphe yok. Ayrıca olağanüstü sesleri için Al Jarreau ve Yasmin Levi konserleri, Taksim Trio ile Zakir Hussain buluşması, mambo ateşinin yakılacağı The Big 3 Palladium gecesi de görülmeye değer ama bu konudaki son sözü cüzdanlar söyler.

En heyecan verici mekan
Bu yıl festivalin en heyecan veren mekanı Nardis. Hacmi küçük, misyonu büyük mekan, neredeyse festival süresince nefes almaksızın her gün bir başka enteresan buluşmaya ev sahipliği yapacak. Kim bilir neler olacak, Maffy Falay İskandinav müzisyenlerle, Sabri Tuluğ Tırpan da Wolfgang Puschnig’in ekibiyle buluştuğunda? Bakalım geleceğe yönelik neler doğuracak Alp Ersönmez, Sarp Maden, Sibel Köse, Baki Duyarlar, Burak Bedikyan, Onur Ataman gibi yeteneklerin, Önder Focan gibi tecrübeli isimlerin sıradışı müzisyenlerle buluşmaları? O nedenle Nardis’teki bu bir kereye mahsus özel projeler önemli. Festivalin son etkinliğiyle arası 15 gün açık Lenny Kravitz konseri ise programda uygunsuz bir yama gibi görünüyor. Bir organizasyon şirketinin elinde kalmış, iptal edilecekler listesinin başında yer alan bir işti bu. Son anda festival programına yapıştırılması, basın bülteninde “bu yazın en çok konuşulacak konseri” diye sunulması inandırıcı değil. Kravitz dünya listelerinde bir dönem fırtına gibi esmiş ama ülkemizde etkisi kısa bir yaz aşkı kadar çabuk geçmiş isimlerden biri. Üstelik fırtınanın üzerinden bir 10-15 yıl geçmiş. Konsepte müzikal bir katkısı olmayan gece (ihtimalen ticari açıdan da), programdaki en fuzuli satır.

Milliyet 01.06.2008

4 Nisan 2008 Cuma

'Türkiye, geldiğim günkü gibi değil!...'

İbrahimova, Türkiye'de sanatın medyada az yer aldığı ve bunun çok olumsuz etkileri olduğu görüşünde

İSTANBUL - Caz müziğinin dört oktavlık sesi ve özgür doğaçlama ustası Yıldız İbrahimova yarın akşam, Kadıköy Geleneksel Festivali'nde kanun sanatçısı Tahir Aydoğdu'yla birlikte çalacak. Gelenksel Anadolu ve Rumeli ezgilerinin seslendirileceği konser Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nde gerçekleşecek. Yaklaşık 14 yıldır Türkiye'de yaşayan Yıldız İbrahimova, kültür sanat ortamının geldiği günden çok daha farklı bir konumda olduğunu söylüyor. İbrahimova ile albüm çalışması 'Sahnede Otuz Yıl'ı ve ülkemizin müziğe bakışını konuştuk.

Sahnede Otuz Yıl albümünde neler var?
Albüm şimdilik Bulgaristan'da piyasaya çıktı. Konserlerimde satılıyor. Türkiye'de de bir kaç firma ile görüşüyorum kısa bir zaman sonra burda da çıkaracağım. Bu çalışmam retrospektif gibi. Otuz yılda neler yaptığımı anlatıyor özetle.

30 yılı özetlemek zor olmadı mı? Bu seçkiyi nasıl ve neye göre yaptınız?
Bunu ayırmak çok zor oldu tabii. Bir çok ülkede yaptığım albümler dahil buna... Fransa, Almanya, Amerika, Bulgaristan, Türkiye... Hiçbir yerde yayınlanmamış konser kayıtları da var içinde. Geniş bir yelpazeyi kapsıyor ve toplam iki CD'den oluşuyor. Birincisi klasik ve caz, diğeri Balkan ve Çigan. Albüm içinde yer alana tüm parçalar caz doğaçlaması temelinde. Sofya Ulusal Radyosu'nda binlerce kayıdım var. Neredeyse hepsini tek tek dinledim. Onların arasından bir ayırım yaptım.

Aynı zamanda bir eğitmensiniz, Türkiye'de müzik eğitimi hakkında ne düşünüyorsunuz?
13-14 yıllık eğitimciyim. Türkiye'de müziğe çok geç başlanıyor. Çocuğun yeteneği varsa kesinlikle onu erken yaşta yetiştirmek gerek. Örneğin seçmeli ders verdiğim ODTÜ'de çok yetenekli çocuklar var. Bir tane mühendis... Bu çocuğun proesyonel olması gerekirdi. O çocuk o kadar mutsuz ki, anne-babası, sen mühendis ol, sağlam bir meslek al da eline diyor. Anne-baba da tabii ki çocuğun iyiliğini düşünecek ama, o çocuk yetenekliyse müzikle yatıp kalkıyorsa, farklı bir tercih de ömür boyu eziyete dönüşüyor. Başarılı da olamıyor, o alanın hiçbirşeyine de katlanamıyor. Bunun örnekleri çok fazla. Hiçbir öğrencime de 18-19 yaşına gelmiş, bırak ODTÜ'yü, müziğe yönel diyemem. Kafasını daha da karıştırırım. Onlara şöyle söylüyorum; 'Sizin yaşınıza gelmiş, 10 yıl müzikle uğraşmış kişilerlerekabete gireceksiniz. Bu işi ya çok iyi yapacaksınız ya da hiç yapmayacaksınız.'

Peki müzik sadece profesyonel hayatı seçenler için mi önemli?...
Kuşkusuz hayır. İlle de müzisyen olması gerekmiyor. Kesinlikle çok küçük yaşlarda müzik dinletilmeli. Bir kere ufku çok geniş, hoşgörüsü çok fazla ve daha huzurlu bir yapısı olur. Yani kendi dünyasıyla barışık olacak. Öncelikle anne-babadan başlamak gerek. Sonra ana okulu öncesinden... Çocuklara grup halinde bişeyler vermek lazım. Televizyon da gerektiğinde bir eğitim aracı olmalı... Bakın ben 14 sene önce geldiğimde Türkiye'ye hem gazetede hem de televizyon kanallarında bir sürü kültür sanat haberi vardı. Sanatla ilgili programlar haberler yeralırdı. Televizyonlarda caz konserleri, klasik müzik programları olurdu... Bunların sayısı artık yok denecek kadar az. Gazeteler ve televizyonlar yeterince kültür sanata yer vermiyor. Kadınların yüzde yirmisinin okuma yazma bilmediği bu ülkede medyaya da çok iş düşüyor aslında.

Yeni projeleriniz neler olacak?
Balkanolita albümünün ikincisini yapmamı eşim çok istiyordu. Aneannemden duyduğum Rumeli türküleri var, eski Bizans müziğine çok benzer. Çocukça şarkıların ikincisine geçen Ağustos'ta başladım. Bu sefer Fransızca, Arapça, Türkçe ve birkaç dilde birden yapacağım.

Konser yarın saat 20.00'de Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde. Tel: 0216 414 22 39

Radikal 4 Nisan 2008

Üç caz gecesi rüyası



Son yılların en heyecan verici caz vokallerinden Tierney Sutton ve grubu Nardis’te


ABD caz dergisi Down Beat’in “ilk 10 kadın şarkıcı” arasında gösterdiği Tierney Sutton ile 14 senedir birlikte sayısız peformansa, birbirinden başarılı 7 albüme imza attığı grubu, BP Jazz Night kapsamında Nardis Jazz Club sahnesinde.
İlk kez School of Music eğitimi sonrası katıldığı Thelonious Monk Jazz Vocal yarışmasında finale kalarak caz alanında adını duyuran Sutton, “Introducing Tierney Sutton” isimli ilk albümü ile Indie Award’a en iyi caz vokal albümü dalında aday gösterildi. 2005 yılında JazzWeek Radyosu tarafından yılın vokalisti ödülüne layık görülen ve Grammy’ye aday olan Tierney Sutton’ın grubu piyanoda Christian Jacob, basta Kevin Axt ve davulda Ray Brinker’dan oluşuyor. Grubuyla arasındaki güçlü bağ, 2005 yılında Grammy’ye aday olmuş live albümleri “I’m with the band”e de adını vermiş. Konserler bu akşam saat 21.30, 4 Nisan Cuma ve 5 Nisan Cumartesi ise 22.30’da başlıyor. Giriş: 40 YTL (0212) 244 63 27

Milliyet Cafe 3 Nisan 2008

2 Nisan 2008 Çarşamba

Taraf de Haidouks, 10 Mart 2007

"Dünyanın En İyi Çingene Orkestrası" Taraf de Haidouks, 10 Mart 2007 Cumartesi saat 21:30'da Garajistanbul'da sahne alacak. Çılgın ritimler, inanılmaz akorlar, baş döndürücü vokaller, kural tanımayan bir sahne performansı ve müthiş bir enerji... "Taraf de Haidouks" ile kendinizden geçeceksiniz.

Başlıca dünya müziği ve caz festivallerinde çarpıcı kemanları, çıldırtıcı ritimleri ve müthiş vokalleri ile izleyicileri kendine hayran bırakmayı başaran efsanevi grup Taraf de Haidouks Haydutlar Orkestrası, Shaman World Music Days 3 kapsamında Garajistanbul'da sahne alıyor.

2002 yılında Avrupa'nın en önemli Dünya Müziği ödülü olan BBC Radio 3 Awards for World Music ile ödüllendirilen Taraf de Haidouks, 2006 yılında çıkan "The Continuing Adventures of Taraf de Haidouks" (Taraf de Haidouks'un Yeni Maceraları) adlı DVD/CD'leri ile Hollanda'nın Grammy'si sayılan Edison Award'ı aldı.

Taraf de Haidouks başrolde Johnny Depp'in oynadığı "The Man Who Cried / Erkeğin Gözyaşları" filmi ile Avrupa'daki ününü Amerika'ya kadar taşıdı. Film için beş şarkı yazan grup, filmde Depp'in ailesi rolünü de üstlendi. Sıradışı rollerin oyuncusu Depp'in kişisel hayranı olduğu grup, aktörün Los Angeles'teki gece kulübü Viper Room'da gerçekleştirdikleri unutulmaz performanslar ile Hollywood'da bir şehir efsanesi haline geldi.

İstanbul Caz, Montreux, Womad, Roskilde gibi büyük festivallere davet edilen grup, Londra'daki Barbican Center'da ve Amerika'nın önde gelen konser salonlarında performanslarını sergilediler. Efsanevi kemancı Yehudi Menuhin'le bir televizyon şovunda çaldılar. Fransız çingene yönetmen Tony Gatlif'in bol ödüllü " Latcho Drom" adlı filmi onlar hakkındaydı.

Grubun en son albümü de Temmuz 2007'de piyasaya çıkacak.

Gelmiş geçmiş en iyi çingene orkestralarından biri olan, Balkan-Roman müziğinin yaşayan efsanesi Taraf de Haidouks, 10 Mart 2007 Cumartesi gecesi Shaman World Music Days 3 Focus>>RoMania kapsamında henüz piyasaya çıkmamış olan yeni albümlerinden parçaların da yer alacağı performansları ile Garajistanbul'da sizlerle olacak.

5 yıllık bir aradan sonra İstanbullu müzikseverlerle tekrar buluşacak olan Haydutlar Orkestrası'nın muhteşem performansını kaçırmayın!

Shaman World Music Days 3 Focus>>RoMania
Tarih: 10 Mart 2007, Cumartesi
Saat: 21:30
Program: Taraf de Haidouks
ShamanSound Coop.
Yer: 'garajistanbul'
Biletler: Biletix ve 'garajistanbul' gişeleri
Bilet fiyatları: Tam - 35 YTL ; İndirimli - 25 YTL
Bilgi için : www.shaman.com.tr / info@shaman.com.tr

"Dünyanın en iyi çingene grubu"

Independent

"Taraf de Haidouks'un vahşi enerjisi çingene müziğinin özünü ortaya çıkarıyorEtrafa yaydıkları sesler bebop, salsa ve Batı Afrika müziklerini çağrıştırıyor"
New York Times


Shaman World Music Production/World Music Club
Shaman World Music Club 1999 yılında Genco Erensel, Oğuz Kolaşin ve Yasin Kolaşin tarafından, giderek daha çok renklilik ve çeşitlilikle zenginleşen dünya müziğini İstanbullu müzik severlerle paylaşmak ve "kaliteli eğlence" sunmak üzere kuruldu. "Dünya Müziği Severlerin Buluşma Noktası" olma amacı ile yola çıkan Shaman'da 6 yıl boyunca, dünyanın dört bir köşesini temsil eden müzisyenler hayatımıza zenginlik kattı.

Aynı heyecanla yola çıkmış olan Shaman World Music Production, 2001 yılından beri Ömer İpek'in genel koordinatörlüğünde çalışmalarına devam etmektedir. Shaman World Music Production, müzikseverlere "dünya müziği" adına yapılmış ve yapılmakta olan her şeye, her boyutuyla ulaşmayı sağlayacak bir platform sunmayı amaçlamaktadır.

Shaman World Music Days
2006 yılında tasarlanan Shaman World Music Days, her biri farklı bir müzik türünü ve/veya kültür coğrafyasını işleyen bir etkinlik dizisi. Özellikle kültürlerarası geçişlere ve melez yapımlara yer verilecek olan etkinlikler, her biri kendi türlerinde efsaneleşmiş müzik grupları ve sanatçıların katılımı ile gerçekleştirilecek. Etkinliklerde, ana performansların yanısıra ShamanSoundCoop. DJleri ile de izleyicilere özlenen Shaman geceleri tekrar yaşatılacak.

Sabah 22 Şubat 2007



Fanfare Ciocarlia - Queens And Kings (2007)

Fanfare Ciocarlia - Queens And Kings (2007)

Artist: Fanfare Ciocarlia
Type: Album
Year: 2007
Style: World / Gypsy (Romas) Ethnic / Gypsy (Romas) Jazz
Country: Romania


Fanfare Ciocarlia - Queens And Kings (2007)

Album Reviews:

Ioan Ivancea, the clarinet-playing leader of Fanfare Ciocarlia, would be intensely proud of, and deeply honored by, Fanfare Ciocarlia's fifth record. Queens and Kings is a buoyant tribute to Fanfare Ciocarlia's patriarch, who died in October 2006, and who graces the cover of the CD with his wife. On the world stage, Fanfare Ciocarlia are renowned for their Gypsy 'speed-brass,' horns played at such a breakneck, thundering pace that one cannot help but be taken up in the headlong rush of the sound as well as amazed that the band manages to keep the horns in such precise discipline. With the passing of Ivancea, the remaining band members vowed to honor his legacy by inviting musicians from the wide Roma diaspora. Legends answered the call, among them Esma Redzepova from Macedonia, and Saban Bajramovic from Serbia. Also present are purveyors of the younger generation, such as Mitsou (who now fronts the Hungarian electro-gypsy fusion group Mitsoura), and Kal (whose recent hit "Duj Duj" gets a massive big-band here, fronted by Mitsou and Florentina Sandu).

Romania is a complex country: unfinished buildings from the time of Ceaucescu's rule still stand next to abandoned cranes; Bucharest's gray buildings burst with colorful advertising from the major multinationals; maxi-taxis, buses, and Dacias in various stages of (dis)repair vie for room on two-lane roads alongside farmers and Gypsies with their horse-drawn carts. Most people do not make much money, and the rush of goods into Romania tantalizes the populace with the hoped-for prosperity thought to accompany EU membership. Still, as Garth Cartwright's wonderful liner notes that accompany Queens and Kings state, Gypsies have been relegated to low social status in Romania; and despite Fanfare Ciocarlia's international success, the band had never played Bucharest until December 2006.

The wide swath of musical guests on the Queens and Kings project enter seamlessly into the Fanfare Ciocarlia sound. On "Que Dolor," marvel at how the flamenco guitars and hand claps of the French band Kaloome add a body-swaying intensity to the already funky horns. Enjoy how elder stateman Bajramovic's voice sounds remarkably strong during the giddy run of "Sandala," and how Esma Redzepova's assured vocals reinforce her status as "Queen of the Gypsies." From track to track, Queens and Kings shows the remarkable strength and color of Roma diversity, which only adds to the already special nature of this tribute.

But naturally, the focus behind the showcased voices here has to be on the band itself, and its arsenal of horns and percussion. Critics fall over themselves to describe the influences laced into the group's music: Balkan, Ottoman, pop culture detritus, Turkish, jazz; nothing seems to escape incorporation. Right from the beginning of Queens and Kings, as Dan Armeanca begins to sing "Kan Marau La" ("I Will Beat Her," the tune of which obfuscates the rather grim title), the horns blend upward behind the chorus in a shining break that could easily have been ripped from a techno dance track. The arrangements are consistently top-notch, and the band lovingly presents Ioan Ivancea's own stately "Farewell March" to their departed leader. Special mention must be made of the album's closing track, Fanfare Ciocarlia's version of Steppenwolf's "Born To Be Wild," which, with its over-the-top joyous vocals and intoxicating horns, is surely one of the greatest all-time cover versions ever made. Having just returned from Romania, I can also vouch that "Born To Be Wild" is also the perfect music by which to swerve your Dacia around wandering cows on Romania's rural roads. As a whole, Fanfare Ciocarlia's Queens and Kings is a monumental album to the Roma's perseverance in the face of a changing world, and the unifying power of music

Fanfare Ciocarlia - Queens And Kings (2007)

Biography:

Following the release of "Gili Garabdi" in spring 2005, which promptly landed at number 1 in the WMCE Top 10, FANFARE CIOCARLIA travelled throughout Europe to record with musicians from the continent's extended Romany community. Overcoming borders and visas, foreign tongues and rhythms, more than two dozen musicians from France to Bulgaria came together to create "Queens and Kings" an extraordinary celebration of Gypsy songs. Casual observers may wonder how Fanfare Ciocarlia's roaring Balkan funk could possibly fuse with the flamenco guitars of French Gitans Kaloome or Macedonian legend Esma Redzepova's accordion driven music? Zece Prajini's musical magicians shrug off such concerns, noting that they share elements of language, experience, and an almost indescribable yet very Gypsy musical synergy with their guests. Hungarian music has permeated northern Romania for centuries, while Yugoslav and Bulgarian music came from encounters with travelling Gypsy communities or on pirate cassettes. Spain and France existed in pre-war memories, lost yet not forgotten Latin connections; as did jazz and pop flavours long filtered through closed borders." From these sources and their own ancient Gypsy roots, Zece Prajini's musicians built Fanfare Ciocarlia. Here, accompanied by some of Europe's finest singers, Romania's brass dervishes share tales of life, love and loss. "Queens and Kings" celebrates unity in diversity while standing as a testament to the vision of Ioan Ivancea, Fanfare Ciocarlia's clarinet-playing patriarch, who died in October 2006. To Ioan then, a true Gypsy King, this album is dedicated.

Guests: Saban Bajramovic (Serbia), Esma Redzepova (Macedonia), Jony Iliev (Bulgaria), Ljiljana Butler (Bosnia), Dan Armeanca (Romania), Mitsou (Hungary), Kaloome (France), Kal (Serbia) and Florentina Sandu (Romania)

The album "Queens and Kings" has been released February 23rd 2007 on Asphalt Tango Records.

Zece Prajini (literally meaning 'ten fields') is a village of just four hundred souls, surrounded by gentle mountains and dusty tracks. Situated in the East of Romania, it is no more than a stone's throw from the border with the former Soviet republic of Moldavia. This area of Romania is known for its rugged seclusion and the stubborn poetry of its inhabitants. In the evenings, when the winds calm down, the sounds of the fanfare echo from the surrounding slopes. This is the home of the twelve Romany Gypsy musicians who make up the FANFARE CIOCARLIA brass ensemble.

The art of playing music has been handed down from generation to generation since time immemorial. There is no sheet music. The instruments, bearing the marks of the previous decades, have lost their shine and gained their own patina. On them FANFARE CIOCARLIA manage to set off a musical firework display, with an unbelievable talent for intricate rhythms and dizzy tempos. Traditional dances from Romania and rhythms from Turkey, Bulgaria and Macedonia are played on horns, trumpets, clarinets and timpani. For each different moment in life there is an appropriate piece: geamparale, sîrba, hora, and if the mood requires, a racy ruseasca at the end.

Meanwhile the stars of Gypsy Brass toured almost every country and continent one can think of and even were invited to throw DANNY ELFMAN's 50's birthday party in musical terms down in Hollywood.

The party FANFARE CIOCARLIA kicks off just after entering the stage and which drives everyone sheer mad was also put on celluloid. Director Ralf Marschalleck, Berlin, visualized the two exciting but so different worlds the musicians of the Gypsy Brass Band FANFARE CIOCARLIA live in: the tiny Gypsy village Zece Prajini in Romania and their life on the big concert stages abroad. The full length road movie "Iag Bari Brass On Fire" for cinema release features the musicians' life which is based on an old tradition, a tradition which was discovered by an international fan community to assuage a hunger for a Balkan atmosphere and unleashing brass music. Furthermore the German film director FATIH AKIN fit the musicians in several scenes of his acclaimed movie "HEAD ON", which won the Golden Bear at the International Filmfestival in Berlin 2004. Right now FANFARE CIOCARLIA again is represented in the cinemas all around the world - their cover version of "Born To Be Wild" makes part of the soundtrack of "BORAT".

At the end of October 2004 Asphalt Tango Records released the first DVD of FANFARE CIOCARLIA featuring an entire LIVE CONCERT, the movie 'IAG BARI', two VIDEOCLIPS, a cinematic self-portrait in 8mm by the musicians of the band plus more surprising insights into the life of the Speed Demons of Gypsy Brass.

Discography:

2007 CD "Queens and Kings" (CD-ATR 1207)
2005 CD "Gili Garabdi" (CD-ATR 0605)
2004 DVD "Gypsy Brass Legends"" (DVD-ATR 0404)
2001 CD "Iag Bari" (CD-PIR 1577)
1999 CD "Baro Biao" (CD-PIR 1364)
1998 CD "Radio Pascani" (CD-PIR 1254)

Fanfare Ciocarlia - Queens And Kings (2007)

Tracklist:

01. Kan Marau La (Dan Armeanca)
02. Que Dolor (Kaloome)
03. Sandala (Saban Bajramovic)
04. Pana Cand Nu Te Iubeam (Mitsou
05. Cuando Tu Volveras (Kaloome)
06. Duj Duj (Mitsou & Florentina S
07. Ibrahim (Esma Redzepova)
08. Ma Maren Ma (Saban Bajramovic)
09. Mukav Tu (Florentina Sandu)
10. Nakelavishe (Esma Redzepova)
11. Ma Rov (Ljiljana Butler)
12. Mig Mig (Jony Iliev)
13. Farewell March (Ioan Ivancea)
14. Born To Be Wild

Fanfare Ciocarlia




“Dünyanın En İyi Balkan Brass Orkestrası” Fanfare Ciocarlia İstanbul’da “



Youtube videosunu izlemek için tıklayınız



Hız şeytanları”nın İstanbullu müzikseverler ile ilk buluşması unutulmaz olacak. Olağanüstü hareketli, neşeli ve etkileyici performansları ile bir Balkan müziği efsanesi daha 02 Mayıs Cuma gecesi Yeni Melek’te…



“… en engebeli müzikal yolların üzerinden akıp giden bir hız şeytanları orkestrası…”
- New York Times

”Fanfare Ciocarlia yakın zamanın en olağanüstü müzikal başarı öykülerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.”

- The Guardian

“Dünyanın en iyi Balkan brass orkestrası… Yaşayabileceğiniz en etkileyici müzik deneyimi…”
- Sunday Harold


Shaman Word Music Days’08 >> RoMania serisinin ikinci konseri 02 Mayıs 2008 Cuma günü Yeni Melek’te düzenlenecek Fanfare Ciocarlia konseri olacak. Tüm zamanların en iyi Balkan brass orkestrası olarak kabul edilen grup, özellikle Fatih Akın’ın ‘Duvara Karşı’ filmindeki performansları ile biliniyor ve Türk müzikseverlerce merakla bekleniyor. Fanfare Ciocarlia, Borat filminin soundtrack albümündeki ‘Born To Be Wild’ coverlerı ve ‘Iag Bari’ gibi hit parçaları ile tüm dünyada milyonlarca hayran kitlesine sahip. Grup ayrıca, 2006 yılında dünyanın en önemli müzik ödüllerinden biri olan BBC Planet Awards’ı da kazandı. İnanılmaz hızları, karmaşık melodileri, ve karşı konulamaz ritimleri ile Fanfare Ciocarlia, Balkan müziğinin yaşayan efsanesi olarak kabul ediliyor. Trompet, tenor ve bariton saksafon, tuba, klarnet, davul ve perküsyon gibi çok geniş bir enstrüman yelpazesine sahip olan Fanfare Ciocarlia, Türk, Bulgar, Sırp ve Makedonya ezgilerini harmanlayıp Romen müzikleri ile bütünleştirdi. Grup özellikle hızlı, enerjik, karmaşık melodiler ve en önemlisi pozitif yapısı ile her gittikleri ülkede çok sıcak karşılandı. Fanfare Ciocarlia sırasıyla 1998 yılında “Radio Pascani”; 1999 yılında “Baro Biao-Worldwide Wedding”; 2001 yılında “Iag Bari - The Gypsy Horns From Mountains Beyond”; 2004 yılında “Gypsy Brass Legends”; 2005 yılında “Gili Garabdi-ancient Secrets of Gypsy Brass” ve en sonunda 2007 yılında “Queens & Kings” adlı albümlerini çıkarttı.








Shaman World Music Production/World Music Club Shaman World Music Club 1999 yılında Genco Erensel, Oğuz Kolaşin ve Yasin Kolaşin tarafından, giderek daha çok renklilik ve çeşitlilikle zenginleşen dünya müziğini İstanbullu müzik severlerle paylaşmak ve “kaliteli eğlence” sunmak üzere kuruldu. “Dünya Müziği Severlerin Buluşma Noktası” olma amacı ile yola çıkan Shaman’da 6 yıl boyunca, dünyanın dört bir köşesini temsil eden müzisyenler hayatımıza zenginlik kattı. 2006 yılında tasarlanan Shaman World Music Days, her biri farklı bir müzik türünü ve/veya kültür coğrafyasını işleyen bir etkinlik dizisi. Özellikle kültürlerarası geçişlere ve melez yapımlara yer verilecek olan etkinlikler, her biri kendi türlerinde efsaneleşmiş müzik grupları ve sanatçıların katılımı ile gerçekleştirilecek. Etkinliklerde, ana performansların yanı sıra ShamanSoundCoop. DJ’leri ile de izleyicilere özlenen Shaman geceleri tekrar yaşatılacak.




Kaynak : http://www.ticketturk.com

Sınırsız Müzik Enerjisi: Fanfare Ciocarlia

Romanya’nın en uç kuzey-doğu sınırında yer alan, on tarla anlamına gelen Zece Prajini adlı kasabadan son on yıldan beri sessiz sessiz bir müzik sesi yükselmekte. Dağların arasında, sisli bir atmosferde, Moldova’dan bir adım uzaklıkta olan, nüfusu 400 kişiyi geçmeyen bu ufacık kasaba her zaman ıraklığı ve aykırılığı ile tanındı. Ancak adı son zamanlarda Fanfare Ciocarlia adlı 12 kişilik çingene nefesliler topluluğu ile anılmaya başladı. Topluluk son on yıldan beri üst üste kaydettiği başarılı albümler sayesinde harita üzerinde bir iğne ucundan ufak olan kasabasını belirginleştirdi. Ülkemize sesi ancak ulaşan bu enerji dolu grup, Equinox müzik şirketi etiketi ile çıkan beşinci albümleri “Queens & Kings” ile karşımızda. 1864’de Romanyalı Çingenelerin esareti resmi olarak nihayete ulaşınca, binlerce kişi farklı hayat beklentileri ve hayal ile ülkelerini terk etti. Farklı kollara dağılan bu Çingeneler, dünyanın her köşesine yerleşti. Yerleştikleri yerlerde de en iyi yaptıkları şey olan müzik çalmaya başladılar ve yöresel kültürel etkileşime müziksel olarak katkıda bulundular. Ancak her şeye rağmen bir kısım Çingene ülkelerini terk etmenin aksine kalıp kendi kültürleriyle bütünleşti. Bu bütünleşmenin temel unsuru ise her zaman müzik oldu. Geriye kalanların soyundan gelen on iki genç 90’ların başında On Tarla kasabasında güneş mesaisini tamamlayıp ay görevi dev aldığı zaman düğünlerde, kutsamalarda ve şenliklerde müzik yapmaya başladı. Yavaş yavaş kasabanın sınırlarına taşan bu yerel topluluğun hayatı, 1996 yılında Alman bir ses mühendisinin kasabalarını ziyaret etmesi ile değişti. Grubu ufak bir kulüpte dinleme fırsatına sahip olan ses mühendisi, hemen bir ekip oluşturup çalılan enerji ve tutku yüklü ezgileri ölümsüzleştirmek istedi. Grubun zorlanmadan ikna edilmesiyle birlikte Fanfare Ciocarlia resmi olarak hayata gözlerini açtı. Fransızca nefesliler topluluğu anlamına gelen Fanfare ile Romence tarlakuşu anlamına gelen Ciocarlia kelimelerinden oluşan grup böylece uluslararası müzik platformuna ilk adımını atmış oldu. Fanfare Ciocarlia sırasıyla 1998 yılında “Radio Pascani”; 1999 yılında “Baro Biao-Worldwide Wedding”; 2001 yılında “Lag Bari – The Gypsy Horns From Mountains Beyond”; 2004 yılında “Gypsy Brass Legends”; 2005 yılında “Gili Garabdi-ancient Secrets of Gypsy Brass” ve en sonunda 2007 yılında “Queens & Kings” adlı albümlerini çıkarttı. Trompet, tenor ve bariton saksafon, tuba, klarnet, davul ve perküsyon gibi çok geniş bir enstrüman yelpazesine sahip olan ekip, bu on yıl boyunca özgürce Türk, Bulgar, Sırp ve Makedonya ezgilerini harmanlayıp Romen müziklerine işledi. Özellikle hızlı, enerji dozajı yüksek, karmaşık melodiler ve en önemlisi pozitif yapısı ile grup, her gittikleri ülkede çok sıcak karşılandı. Böylece bir zamanlar 400 kişilik bir dinleyici kitlesinden yüz binler sayısına ulaştı. 2005 tarihli “Gili Garabdi” adlı albümlerinin BBC Radio 3 Dünya Müziği ödüllerinde yılın en başarılı albümü ödülünü eve götürmesinden sonra çıkan “Queens & Kings” bu albümü gölgesinde bırakacak gibi. “Queens & Kings” tam on dört kıpır kıpır parçanın bir araya geldiği yoğun ve organik bir yapıya sahip. Zaman zaman saniyede 200 vuruş duyabileceğiniz bu albüm, tam bir Balkanlar turu. Avrupa’da dağınık yaşayan tüm Romen müzisyenlerini stüdyoya davet eden ekip, resmen çok renkli ve keyifli bir çalışma ortaya çıkartmış, adeta önünüze Çingeneler galaksisini seriyor. Fransa’dan Bulgaristan’a, Sırbistan’dan Macaristan’a çingene parçalarını kaydeden ekip, böylece çok geniş bir sanatçı yelpazesini albümlerine misafir etmiş. Albümde kimler yok ki, ilk dikkat çekenler sırasıyla Makedonyalı Çingeneler Kraliçesi olarak gösterilen Esma Redzepova, Sırp Çingene kralı Şaban Bayramoviç, Macar Mitsou, Boşnak Ljiljana Butler, Bulgar Jony Lliev ve gelecekte çok şey vaat eden genç vokal Romanyalı Florentina Sandu.


Açılış parçası ‘Kan Marau La’ bir manele (Türk ve Ortadoğu karışımı müzik türü) klasiği ve vokallerde günümüzün bu kulvarda en popüler sesi Dan Armeanca var. Bu parça stüdyo süslemelerinden uzak sadece insan emeği ile çalınan albümün içerisinde bin bir türlü cevherlerin sizi beklediğini hissettiriyor. En sabit vücutların bile yerinde durdurmayacak bir yapıya sahip olan albüm yine bir manele parçası olan ‘Que Dolor’ ile devam ediyor. Katalan Çingene gitar grubu Kaloomé’nin konuk olduğu parçada fışkıran gitar ritimleri hızlı el çırpmaları ile bütünleşerek ancak hayal edilebilecek bir birleşim ortaya çıkarıyor. Macar Çingene Mitsoura tarafından söylenen oryantal Romen aşk şarkısı ‘Pana cand nu te iubeam’ biraz olsun dinleyene nefes aldırsa bile aynı sanatçı daha sonra Hint ezgilerinden yola çıkan ‘Duj Duj’ parçası ile tekrar ateşi körüklüyor. Geçtiğimiz aylarda ülkemizde de konser veren Taraf de Haïdouks’un, artık aramızda olmayan kemancısı Nicolae Neacsu’nun yirmi yaşındaki kızı Florentina Sandu ise “Queens & Kings” albümünÜN en değerli unsuru. Özellikle bir nefeste seslendirdiği ‘Mukav Tu’ adlı parça uzun süre kulaklarda küpe olacak nitelikte. Kıyaslanmayacak Esma Redzepova ve Şaban Bayramoviç’in katkıları ise albüme kalite ve sofistike hava üflüyor. “Queens & Kings” albümün en büyük özelliği farklı yönden gelen tüm vokalleri ve enstrümanları bir araya getirip tek bir yürekte atan Çingene ruhunu ortaya çıkartması. Hiç kuşkusuz Fanfare Ciocarlia yaptığı kaliteli ve bilinçli müzik ile dünyanın en dayanılmaz Çingene gruplarından biri ve “Queens & Kings” ise kesinlikle yılın Çingene albümü…

Yazı : © Zekeriya S. Şen, 2007

www.tikabasamuzik.com sayfasından alınmıştır.

31 Mart 2008 Pazartesi

RADYO EKSEN İFTİHARLA SUNAR: DEVOTCHKA

15 NİSAN SALI – GARAJİSTANBUL


“Radyo Eksen konserleri, DeVotchKa ile devam ediyor.”

Radyo Eksen 96.2; dinleyicilerinden gelen yoğun istek üzerine bu sene de konserlerine devam etme kararı aldı. Geçtiğimiz sene Helldorado ve ardından Kultur Shock konserlerini düzenleyen Radyo Eksen 96.2’in bu seneki ‘ilk’ konuğu DeVotchKa. “How It Ends”, “Such a Lovely Thing”, “Till The End Of Time” gibi şarkılarıyla Eksen’de adını çok sık duyduğumuz grup, 15 Nisan’da Garajİstanbul’da olacak.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın işbirliği, Efes Pilsen ve Mey İçki’nin de katkılarıyla İstanbul’da müzikseverlerle buluşacak grubun ismi, A Clockwork Orange filminde (ve kitabında) Alex ve arkadaşlarının aralarında kullandıkları NADSAT terimi DeVotchKa yani “genç kız”dan geliyor. DeVotchKa müziğinde; folk-punk köklerine sadık kalıyor, yanına da Roman, Yunan ve Meksika havalarını ekliyor.

İlk albümleri “Supermelodrama”yı 2000 yılında piyasaya süren topluluk, The Dresden Dolls, Calexico, 16 Horsepower gibi isimlerle konser verdi. Erken dönemlerindeyse, fetiş model Dita von Teese* ile birlikte burlesque şovlara katıldı. (Burlesque Show: Striptizli ve bol hicivli gösteriler)

2004’te konsept ve gerçek bir hikayeyi anlatan “How It Ends” albümünü piyasaya sürdüler. Dünya çapında verdikleri konserlerle tanınan ve büyük bir hayran kitlesini peşine takan grubun albümle aynı ismi taşıyan şarkısı, başrollerinde Gogol Bordello solisti Eugene Hütz ve Elijah Wood’un yer aldığı “Everything Is Illuminated*” filminin fragmanında yer aldı.

Verdikleri konserler, “sahnede adeta bir patlama etkisi yaratıyorlar” ifadesiyle ünlendi. 2006 senesinde; Siouxsie&the Banshees, Frank Sinatra ve Velvet Underground cover’larının yer aldığı “Curse Your Little Heart” EP’lerini yayınladılar.

DeVotchKa asıl önemli çıkışını, Little Miss Sunshine filminin soundtrack’ini hazırlayınca yakaladı. Grubun bu film için kaydettiği şarkılar, başta Grammy olmak üzere bir çok ödüle aday gösterildi, bir o kadarını da kazandı.

Yeni DeVotchKa albümü “A Mad and Faithfull Telling” Mart ayında yayınlandı. Kultur Shock ve Helldorado gecelerinde eğlendiyseniz bu konsere mutlaka gelin. Daha önce hiç Radyo Eksen 96.2 konserine katılmadıysanız bu defa artık kaçırmayın.

Vokal / Gitar / Trompet: Nick Urata
Keman / Akordiyon: Tom Hagerman
Saksafon / Bas: Jeanie Schroder
Davul/Piyano/Tüm perküsyonlar: Shawn King

21:00 Kapı Açılışı / Radyo Eksen DJ Session
22:00 Devotchka Konseri

Kaynak : Biletix

23 Mart 2008 Pazar

Balkan havası bizi sardı!

Barış AKPOLAT

Oynak, kıvrak, eğlenceli Balkan müzikleri patlama noktasında. Zaten yabancımız değiller. Emir Kusturica’nın film müziklerini yapan Bosnalı Goran Bregovic yakın zamana kadar bizim starlarımızdan biri gibiydi. Belki de onun açtığı yol sayesinde bu kadar çok Balkanlı müzisyen Türkiye’de tanındı ve sevildi. Balkan müzikleri Muammer Ketencoğlu’nun çalışmalarıyla daha bilinir, daha sevilir oldu.


Öyle ki iş artık etnik ve geleneksellikten çıktı, pop ve rock türlerine kaydı. Bar ve kulüpler yeni nesil Balkan şarkılarıyla her hafta sonu coşuyor. Balkan müziği bugün, Taraf De Haidouks, Fanfare Ciocarlia, Mahala Rai Banda, Koçani gibi gruplarla tüm dünyaya açıldı. Shantel’in özellikle Türkiye ve bu tarza yakın Avrupa ülkelerindeki başarısını anlatmamıza gerek var mı? Ya da Gogol Bordello ve Kultur Shock gibi çingene havalarıyla punk rock türünü karıştıranları hatırlatmamıza? Yani müzik dünyasında yeni eğilim Balkan müzik grupları ve yaptıkları müzikler. Sık sık Türkiye’de konserler veriyorlar, Türk müzisyenlerle çalıyorlar, albümleri çok satıyor. Balkan ezgileriyle hip-hopvari bir iş çıkartan, Romanya doğumlu Miss Platnum’un albümünün Sony BMG gibi büyük bir firmadan çıkması da Balkan ritimlerinin ne kadar iş yaptığının bir başka göstergesi. Balkan müziği yapanlara en ilginç örneklerden biri de Brenna MacCrimmon. Kendisi bir Kanadalı ve tesadüf eseri Türkiye’ye geldiğinde dinlediği balkan türkülerini beğenip söylemeye karar verdi. Yani balkan havası artık Bregovic’ten çıktı yeni nesil orkestralara kaydı, etkisini gittikçe artıran bir rüzgar esiyor.


Balkan havası bizi sardı!

TARAF DE HAIDOUKS

Johnny Depp’le film de çektiler

Romanya’da Taraful Haiducilor olarak bilinen Taraf De Haidouks’un Türkçe anlamı Haydutlar Çetesi. Grup 1989’da Romanya Devlet Başkanı Nikolay Çavuşesku’nun ölümünden az önce kuruldu. Gruptan ziyade 30 müzisyenli bir orkestra. Onları Speranta Radulescu isimli bir müzikolog keşfetti. İlk kayıtları yine Radulescu tarafından The Institute for Ethnography and Folklore isimli bir belgesel için yapıldı. Bartok, Haçaturyan, Albeniz gibi klasik müzik bestecilerinin eserlerini Çingene müzikleriyle yoğurarak tekrar yorumladıklarını söyleyen grup bugüne kadar sekiz albüm çıkardı.

Türkiye’de 2001’de çıkan Band Of Gypsies ile keşfedildiler. Bu albümde Macaristan’dan Koçani Orkestar, Bulgaristan’dan Klarnetçi Filip Simeonov ve Türkiye’den perküsyonist Tarık Tüysüzoğlu çaldı. Son albümleri Maskarada 2007’den sonra onları tanımayan kalmadı. Sally Potter’ın The Man Who Cried filminde rol aldılar ve bu filmden sonra Amerikalı aktör Johnny Depp’le yakın arkadaş oldular. Ardından başka filmlerde de rol aldılar. 2002’de grubun en önemli üyelerinden ve kurucularından Nicolae Neacşu 78 yaşında öldüğünde dünyanın en iyi Çingene kemancılarından olduğu kabullenilmişti. Türkiye’ye de gelen grup Serkan Çağrı ve Shantel gibi isimlerle de çalıştı.

SHANTEL

Disko Partizani ile patladı

Bugünlerde hangi radyoyu, hangi televizyon kanalını açarsanız açın onu mutlaka duyarsınız. Türkiye ve Avrupa ülkelerinde fazlaca başarıya ulaşmış Doğu Avrupa kökenli Alman şarkıcı Shantel, Disko Partizani şarkısının klibini İstanbul’da çekti. Biz de eğlenceyi ve dansı sevdiğimizden Shantel’i çok sevdik. İstanbul Babylon’da bol bol konser veren Shantel aslında eskiden tekno müzik alanında Bucovina Club ismiyle müzik kariyerini devam ettiriyordu. Fakat Disko Partizani’yle yaptığı çıkış müzik çevrelerince Romanya’ya saygı duruşu olarak değerlendirildi ve BBC eleştirmenlerinden de tam not aldı.

KOÇANİ ORKESTAR
/_newsimages/5233667.jpg
Alem buysa kral onlar

Makedonya’nın Koçani şehrinde kurulmuş Balkan müziğinin en önemli gruplarından. Türkçe söz yazılmış birçok şarkıları var. En tanınmışı Mahsun Kırmızıgül’ün Alem Buysa Kral Benim şarkısı. Emir Kusturica’nın Çingeneler Zamanı filminde de görünen grubun kurucusu, bir Türk mahellesinde doğduğu için Türkçeyi gayet güzel konuşan Naat Veliov (51). Sülalece trompetçi bir aileden gelen Naat, yaptığı müzikte Türk, Sırp, Macar etnik öğelerini kullanıyor. Borat filminin albümüne Şiki Şiki Baba şarkısını sokan grup, Serkan Çağrı ve Mercan Dede gibi müzisyenlerle çalıştı.

MISS PLATNUM

Hip-hop’la başladı köklerini unutmadı

Çavuşesku devri biter bitmez Romanya’dan Almanya’ya kaçan bir ailenin 1981 doğumlu kızı Miss Platnum Almanya’da hip-hop öğrendi fakat müzik yapmaya başladığında kökenlerini unutmadı. Balkan ritimleriyle bezeli bir hip-hop albümüne sahip olan sanatçının en büyük özelliği şarkı isimlerinin yemeklerle ilgili olması. Gimme The Food isimli çıkış şarkısında olduğu gibi her fırsatta kadınlara diledikleri gibi yemek yemelerini öğütlüyor.

MAHALA RAI BANDA

3 bin kişilik komünden çıktılar

Taraf De Haidouks’la aynı çevredenler. Romanya’nın başkenti Bükreş civarındaki müzisyenleriyle ünlü Clejani isimli 3 bin kişilik bir komünden çıktılar. Haidouks’un müzik direktörü Stephane Karo ve kemancı, besteci Aurel Ionita tarafından kurulan grup Shantel’le çalıştı. Kendi isimlerini taşıyan tek bir albümleri var. Çingenelerin en eğlenceli ritimlerini duyabileceğiniz albümde 13 şarkı var. Gelecek haziranda İstanbul’a da uğraması muhtemel grubun bahar ve yaz aylarında çıkacağı dünya turnesinde tek bir boş gün bile yok.

FANFARE CIOCARLIA

Fatih Akın’a da çaldılar

Bu grup aslında Balkan müziğinin ne kadar geniş bir kitleye yayıldığının göstergesi. Amerika turneleri sırasında, yönetmen Tim Burton’ın filmlerine besteler yapan ünlü müzisyen Danny Elfman’ın doğum günü partisinde çalmaları için Hollywood’a davet edildiler. Fatih Akın’ın 2004’te Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı Ödülü’nü aldığı Duvara Karşı filminde onların müziklerini duyduk. Daha sonra Borat’ta 1970’lerin rock efsanesi Born To Be Wild şarkısına cover yaptılar. Gili Garabdi isimli ilk albümleri çoğu müzik listesine birinci sıradan girdi. Plak firmaları Asphalt Tango’dan ilk DVD’leri çıktı. Bu DVD’de bir konserlerinin tamamı, Iag Bari isimli filmleri, iki klipleri ve hayatlarını anlatan 8 mm’lik bir film var.

BALKAN MÜZİKLİ PARTİLER

Balkan müzikleri bu kadar meşhur olur da partileri yapılmaz mı? Ghetto, Studio Live, Roxy, Babylon gibi İstanbul’un popüler mekanlarında yapılan partiler dolup taşıyor. Shaman Party Balkanski adıyla Ghetto’da, Studio Live ise Balkan Fiesta ismiyle partilerini sürdürüyor. Studio Live’ın partilerinde Jazzbaz isimli bir de Türk grup çıkıyor. Babylon’da ise Balkan Partileri Shantel eşliğiyle yapılıyor. Roxy Russian Disco adı altında Koçani Orkestar’ı İstanbul’da ağırladı. Shantel ise Babylon’da geçen yılın sonuyla bu yıl neredeyse her ay bir kere konser verdi. Diğer partilerde ise Gogol Bordello, Kultur Shock, Koçani Orkestar, Fanfare Ciocarlia, Mahala Rai Banda, Taraf De Haidouks en sevilen ve durmadan çalınan şarkılar arasında.

Hürriyet Pazar 23 Mart 2008

20 Mart 2008 Perşembe

Rabasa Introduces “Pertu di Bo.”

Wednesday, March 3, 2004 - SodadeOnline.com

Written by Osvaldo Dos Reis
SodadeOnline.com Senior Editor

Rabasa Live in Concert
Rabasa Live in Concert

Rabasa recently released its latest studio album “ Pertu di Bo ” at the De Doelen in Rotterdam, Holland . “ Pertu di Bo ” includes many original compositions such as morna, coladera, funana, batuku, mazurka and tabanka, all accompanied by guitar, ukelele, accordion, percussion and trumpet.

With this album Rabasa hopes to completely expose Capeverdean traditional music. “We tend to play traditional Capeverdean music. We believe that there's a market for the modern Pop CV Music but also one for the traditional Capeverdean music,” Joâo Ortet told cvmusicworld.com. “Music is an essential part of Capeverdeans lives. There are no celebrations, family events or church services without music. In this sense, Rabasa is part of a living tradition, one that is alive even in Rotterdam .”

This album has caused quiet a stir within the Dutch critics who have praised Rabasa. The renowned journalist Stan Rijven from the Daily Trouw was the first to give a favorable review to “ Pertu di Bo, ” calling Rabasa “the latest sensation” and concluded his article with the following: “Pertu di Bo"' is the musical remedy against winter blues, which makes Rabasa the ultimate orchestra for all 2004 festivals.”

The Rotterdam-based brothers João, Jorge, Tó and Angelito Ortet, who make up the group's core, came from a farmer's family from the little village of Rui Vaz on the island of Santiago. Inspired by their older brothers Emanuel and Lindo (Lindo is featured as a special guest performer on this CD), they began playing music at a very early age. They performed music and theatre in church and learned the tricks of the trade from their brothers and from playing with the older people in the village.

Rabasa released their self titled debut album “Rabasa” in 1999. In September 2001, the group performed in Cape Verde for the first time before a frenzied crowd at the Cidade Velha festival on the island of Santiago. Their breath taking performance earned them an immediate invitation for the 2002 festival. The group regularly travels to their homeland of Cabo Verde where they perform at numerous festivals.

Besides music, the group is also involved in charitable causes. Rabasa is also a Foundation founded by the four brothers. “The money we make with playing music we use it to support schools in Cape Verde,” said Joâo Ortet. “Through my work as a teacher I get easier access to school equipments, for example computers, school-desk and seats. The Foundation get these things for free, we use the money to transport them.”

Rabasa also finances the music lessons given in the church Nossa Senhora da Paz in Rotterdam. “Our dream is to one day open a music school in Cabo Verde,” Jorge concluded.

Afrolatin rüzgarı

Afrika ritimlerinin doğallığı ve Latin müziğinin gücü Ritmolatino’da birleşiyor. Afrikalı ritm ve vokal grubu Rabasa ve Türkiye’nin en iyi perküsyon topluluklarından Yarkın Ritm Grubu, bu akşam saat 20.00’de “Ritmolatino” ile Cemal Reşit Rey’de sahne alacak. Yarkın Ritim Grubu iki yıl boyunca, İranlı ritim grubu Zarbang ile Hint ve İspanyol müzikleriyle beslenen “Ethnorythmix” konserleri gerçekleşmişti. Bu konserlerin başarısından sonra, başka hangi etnik müzik ve ritimleriyle Türk enstrüman ve yorumcularını bir araya getirebiliriz diye düşünen Fahrettin Yarkın, Capo Verde’li Rabasa ile tanıştı. Bilet fiyatları 12 ve 15 YTL (0216) 556 98 00

CRR’de Afrolatin Rüzgarı

Afrika ritimlerinin doğallığı ve Latin müziğinin gücü Ritmolatino’da birleşiyor. Afrikalı ritm ve vokal grubu Rabasa ve Türkiyenin en iyi perküsyon topluluğu Yarkın Ritm Grubu, 17 Mart’ta “Ritmolatino” ile Cemal Reşit Rey’de.

Türkiye’nin en iyi perküsyon topluluğu olarak nitelendirilen Yarkın Ritim Grubu, Capo Verde’li Rabasa ile buluşuyor. Yarkın ve Rabasa “Ritmolatino” ile müzikseverlere Akdeniz havzasından okyanusa uzanan muhteşem bir “Afrolatin” müzik ziyafeti sunacak!

Yarkın Ritim Grubu iki yıl boyunca, İranlı ritim grubu Zarbang ile, Hint ve İspanyol müzikleriyle beslenen “Ethnorythmix” konserleri gerçekleştirdi. Bu konserlerin başarısından sonra, başka hangi etnik müzik ve ritimleriyle Türk enstrüman ve yorumcularını bir araya getirebiliriz diye düşünen Fahrettin Yarkın, Capo Verde’li Rabasa ile tanıştı.

Rabasa, Senegal kıyılarının 400 km batısında yer alan Capo Verde adalarına özgü müzik icra eden, aynı zamanda göç ettikleri Rotterdam’ın çok kültürlü yapısından da etkilenmiş bir topluluk. Amaçları Capo Verde kültürünü dünyaya tanıtmak. Topluluk, etkinliklerini sadece konser faaliyetleriyle sınırlandırmıyor, aynı zamanda genç müzisyenlere Capo Verde kültürü ve müziği ile ilgili eğitim de veriyor. Müziksiz bir anın bile geçmediği, sanat amacı taşımadan, hayatın müzikle birlikte yaşandığı Capo Verde kültürü, Rabasa sayesinde Avrupa’da da yaşanıyor.

Yarkın Ritm Grubu; Fahrettin Yarkın (perküsyon), Ferruh Yarkın (perküsyon, kanun), Bekir Sakarya (perküsyon, akordeon), Güray Cantürk (perküsyon), Serkan Çağrı (klarnet), Emrah Günaydın (bas gitar) ve Halil Necipoğlu'den (vokal); Rabasa ise, João Ortet (vokaller, gitar, ferrinho), To Ortet (vokaller, bas gitar), Jorge Ortet (vokaller, gitar, harmonika), Angelito Ortet (vokaller, akordeon, perküsyon), Terezinha Fernandes (vokaller, perküsyon), Kabiné Tagus Traoré (trompet), Paulo Bouwman (vokaller, gitar, perküsyon) ve Hans de Lange (perküsyon)’dan oluşmaktadır.

Tarih : 17 Mart Pazartesi 2008
Fiyat : 12-15 YTL


Kaynak : BIGGISTANBUL


Yeşil caz geceleri

Danimarka asıllı genç caz vokalisti Malene Mortensen, Garanti Caz Yeşili konserleri kapsamında, 5 gece boyunca İstanbul Jazz Center’da sahne alacak. 18-19-20-21-22 Mart tarihlerinde gerçekleştirilecek konserlerde, sanatçıya gitarda Paul Banks, piyanoda Henrik Gunde, basta Petter Eldh ve davulda Snorre Kirk eşlik edecek. 2001 yılında, Danish Broadcasting Corporation’ın “Pop Idol” olarak bilinen şarkı yarışmasında kazandığı ikincilikle dikkat çeken Malene Mortensen, 2002’de Eurovision şarkı yarışmasında seslendirdiği “Tell Me Who You Are” şarkısıyla Danimarkalıların kalbini kazandı. Konserler saat 21.30’da başlayacak. Bilet fiyatları Tam: 40 YTL İndirimli: 28 YTL (0212) 327 50 50 www.istanbuljazz.com

19 Mart 2008 Çarşamba

Rock’çılara saygı kuşağı

Servet YILMAZ

Rock’çılara saygı kuşağı İkinci albümü "S’onsuz"u Taşoda etiketiyle piyasaya çıkaran Badem, uzun bir aradan sonra "Kalpsiz" ile sağlam bir dönüş yaptı. Piyasada popçuları hoş tutanlardan şikayetçi olan Badem üyeleri, rock dinleyen milyonları gösterip rock’a saygı duymanın zamanının geldiğini söylüyor.

Bu geçen süre zarfında grubu etkileyecek kadar kişisel bir değişim yaşadınız mı?

Grup birçok kimyanın bir araya gelip oluşturduğu ayrı bir kimya. Çorba gibi düşünün malzemeler farklı ama bir araya gelince bir bütün. İster istemez malzemelerden biri değişince grup da değişiyor. Hepimizin ayrı dönemlerde yaşadığı ayrılıklar oldu. Ölüm ayrılıkları oldu, aşk ayrılıkları oldu. Birimizi etkileyen bir şey hepimizi etkiliyor sonuç olarak.

Badem’de büyük değişimler var. İmajdan duruşa kadar oldukça büyük bir gelişim söz konusu bu da zamanla ilgili bir şey mi?

Biz yıllardır bu işle ilgilendiğimiz için tüm işlerimizi müziğe endeksledik. İlk albüm 2005 yılında çıktığı zaman bu profesyonel dünyaya adım attık ve iş disiplininin getirdiği sonuçlar doğrultusunda zamanla kendimizi geliştirdik. Şöyle de diyebiliriz ilk albümde yüzmeyi öğrendik şimdi stilli yüzmeyi öğreniyoruz.

İş disiplini diyorsunuz müzik sizin için bir iş mi? Bu sektörden para kazanabileceğinizi düşünüyor musunuz?

Hepimizin ortağı olduğu şirketler ya da çalıştığı müzikle ilgili işler var. Mesela Mustafa Taşoda prodüksiyon şirketiyle ortak, Barış Wee Play ile ortak, Emre Modern Müzik Akademisi’nde davul dersleri veriyor. Böylece hem kendimizi hem de müziğimizi yan kollarla besleyebiliyoruz. Sonuçta bütün gün evde oturup iş gelsin diye beklemiyoruz ve müzikten kopmuyoruz.

"Sınav" filmiyle daha büyük kitlelere ulaşan Badem, Özlem Tekin’le de bir başka dönüm noktası yaşadı diyebilir miyiz?

Badem’in dönüm noktası Sony&BMG ile anlaşıp albümün çıktığı gündür aslında.

Neden o gün?

Çünkü, amatörlükten profesyonelliğe geçtiğimiz gündür. Bugünlerde yadırganmıyor ama bizim albümümüz çıktığı zaman Türkiye’de bir rock patlaması vardı. Özellikle gruplarda ve biz kimsenin yapmadığı akustik tınılı rock yapmıştık. Yeni albümde ise farklı duygular hissedip, farklı seslerde kullandık ama yine o akustik tınıyı koruduk mesela. Sonuçta gruplar çıkıyor ve ikinci albümü yapamadan kayboluyorlar. Devamlılık çok önemli bu işte. Biz "S’onsuz" ile bir adım daha attık ve üçüncü albümü düşünmeye başladık.

İlk albümle ilgili şanssızlık olarak gördüğünüz bir şey var mı?

Biz bir grupken ilk albüme dair yaşadığımız en büyük talihsizlik yaptığımız müziğe benzer bir müziğin yapılmıyor oluşuydu. Bu yüzden insanlar bizi bir yere koyamadılar. Çünkü hep böyle bir istek var. Bir yerlere yerleştirme, karşılaştırma isteği. Artık kendi çabalarımızla kendimize o yeri açtık. Badem dendiği zaman insanlar ne tür bir müzik dinleyeceklerini biliyorlar. Zamanında birçok grubun başına gelmiş bir şeydir bu aslında. En iyi, örneği MFÖ’dür hatta. MFÖ ilk çıktığı zaman insanlar "Bu nasıl müzik böyle" diyordu. Şimdi gidip MFÖ’ye "Müziğinizi tanımlar mısınız" diye soru sorulmuyor. Ne tarz olduğu da biliniyor.

Konserlerinizde aksilikler oluyor mu en çok neden şikayetçisiniz?

Aksilikler mutlaka olur ama konserlerden değil de daha çok televizyonlardan şikayetçiyiz. Bu işe biraz para ayırmaları gerekli. Canlı performans için çıktığımız programlar oluyor. Biz bir vokal grubuyuz ve sahneye çıktığımızda mikrofon olmuyor. "İdare edin" diyorlar. Popçular ve rock’çılar diye bir terim var televizyon dünyasında. "Rock’çılar geldiği zaman onları şöyle ağırlıyoruz" diyorlar mesela. "Rock’çılar genelde.." diye başlayıp devam ediyorlar cümlelerine, biz bir genellemenin içinde bulunmak istemiyoruz. "Rock’çıları ayakta konuk alıyoruz biz" diyorlar. Niye biz oturamıyor muyuz? Sonra çok büyük bir rayting kavgası var ve rock’çı deyip hor görüyorlar grupları. Oysa bu ülkede artık hiç de azımsanmayacak kadar çok rock müzik dinleyicisi var. Onların saygı görmesi gerek diye düşünüyorum. Bir de Türkiye’de müzisyenlik meslek gibi görünmüyor. Bankada müzisyen yazıyorsun kredi vermiyorlar.

Yeni albümünüzde çok farklı türde şarkılar var, kendi şirketinizi kurup albümü buradan çıkardınız...

Sony&BMG ile anlaşmazlık oldu ve ayrılmamız gerekti ama ilk albümde de kendi müziğimizi yapmıştık, şimdi de kendi müziğimizi yaptık. Şarkılarımız bizi yönlendirdi. Yani bir şarkı sert gitarlar istediyse sert gitarlar, daha akustikse akustik enstrümanlar, folksa folk tirimler kullandık. Konsept olarak, genel anlamda ise ulaşılamayan aşk, umut ve ölüm üzerine birleştiğini görebilirsiniz.

Bu albüm tam olarak ne zaman bitti?

Albüm geçen sene nisan sonuna bitmiş gibiydi ama çıkma süreci uzayınca biz de tekrar bir şeyler eklemeye başladık. Özlem Tekin ve İlhan Şeşen eklendi mesela. Albüm geçen sene mayısta çıkmış olsaydı konuk sanatçılar olmayacaktı. Tam olarak da aralık ayında bitti albüm.


Viyana’da bir konser verdiniz nasıl geçti?

Çok iyi geçti. Hatta bugüne kadar verdiğimiz en iyi konserdi. 250-300 kişilik bir bardı ve 250 bilet biz gitmeden önce satılmıştı. Oraya hep popüler kültüre yönelik sanatçılar gidiyormuş böyle bir konser olunca çok talep oldu. Tom Maister çok duygulandı mesela. 2 saat 15 dakika sahnede kaldık. Kendi şarkılarımızın ağırlıklı olduğu bir konserdi ve çok güzel geçti.

Biz "S’onsuz" ile bir adım daha attık ve üçüncü albümü düşünmeye başladık.


Hürriyet Kelebek 15 Mart Cumartesi

Caz dünyasının ‘rock’çısı

MİRAÇ ZEYNEP ÖZKARTAL

Şarkıları ABD’nin Top 40 listelerinden inmeyen caz saksofonisti Mindi Abair, Çırağan Kempinski’de bugün sahne alıyor


Dünyaca ünlü smooth caz saksofonisti Mindi Abair, bugün Çırağan Kempinski Rythm in Palace konserleri kapsamında bir konser verecek. Şarkıları ABD’nin Top 40 listelerinden inmeyen Abair, kariyerine Mandy Moore ve Backstreet Boys konser turnelerinde saksofonist olarak başlamıştı. Solo çalmaya geçtikten sonra kısa sürede yıldızlaştı. Abair’e İstanbul’a ayak basar basmaz sorularımızı yönelttik.

Bu akşam İstanbul’daki ilk konserinizi vereceksiniz. Nasıl tanımlarsınız müziğinizi?

Yıllardır çok çeşitli müziklerin etkisinde kaldım; şimdi kendi müziğimi kendim yazıyorum. Müziğim ve orkestram jazz dünyasının bir çeşit rockcısı. Biz sahnede durup sadece çalmıyoruz. Sahnede eğleniyoruz. Şarkıları CD’lerimden başlatıp her gece yeniden yaratıyoruz.

İstanbul konseriniz için nasıl bir repertuvar hazırladınız?

Üç CD’mden de şarkılar olacak. Hem şarkı söyleyeceğim hem de saksofon çalacağım. Birkaç cover şarkıya da yer vereceğim. Örneğin Rolling Stones’un “Miss You” şarkısının oldukça eğlenceli bir versiyonuna hazır olun! Şunu garanti ederim ki biz babanızın dinlediği caz grupları gibi değiliz!

Saksofon maskülen bir müzik aleti olarak bilinir, siz nasıl seçtiniz?

Babam saksofon çalıyordu. Onu hayranlıkla izlerdim. Ben de saksofon çalmak istedim ve şanslıymışım ki kimse bana bir kızın saksofon çalmasının garip olduğunu söylemedi.

Hiç babanızla birlikte sahneye çıktınız mı?

Babamın grubuyla yollarda büyüdüm. O da bir saksofonist. Beraber çalamadık ama ne zaman fırsat bulsa bizimle takılıyor.

Gelecek nesiller için nasıl bir rol model olacaksınız?

Kendimi hiçbir zaman rol model olarak düşünmedim... Ta ki Backstreet Boys turnesine kadar... Birden bire genç kızlardan benim gibi enstrüman çalmak ve saksofon öğrenmek istediklerini söyleyen binlerce mail gelmeye başladı.

Türk müziğiyle ilgili misiniz?
Bu Türkiye’yi ilk ziyaretim ve biliyorum ki son olmayacak. Yerel müzisyenlerle tanışmayı umut ediyorum, onlarla beraber müzik yapmak çok eğlenceli olacak!


Milliyet Cafe 19 Mart 2008

8 Mart 2008 Cumartesi

Şimdi de Türkleri çadırlarına almak istiyorlar

Nilay Örnek

İspanya’da içinde sazlı sözlü eğlencelerin yapıldığı deniz kenarındaki çadırlara “Chambao” deniyor. Adını bu çadırlardan alan grup, yarın İstanbul’da konser veriyor. Öncesinde, kansere direnişi, şarkıları ve de 2007 Latin Grammy’lerine adaylığıyla milyonları kendine hayran bırakan solist La Mari’yle söyleştik

Öykü ile Berk’i kısa sürede niye bu kadar çok sevdik? Hani şu bildiğimiz “Evlerinin Önü Boyalı Direk” türküsünü flamenko tarzında söyleyerek Youtube’da izlenme rekorları kıran ikizlerden bahsediyorum. Niye o kadar çok dinlendiler?
Genç ve hoşlar. Yetenekliler. Berk yıllar yılı şöhret olacağı günü bekleyerek, okuduğu her güzel şeyin altını çizmiş sanki; bir soruyorsun, bir dolu, ‘dolu dolu’ yanıt alıyorsun. Öykü desen, neşeli, güzel, enerjik, şık ve modern. Ama yeter mi? Sanırım hayır.
Onların bizi etkilemesinin sırrı “sözlerdeki hüznün, neşeli bir müzikle” birleşmesiydi sanki; bizi o zıtlık büyüledi. “Yerden yere vurdun sen beni felek” derken ellerimizi çırparak dans ettik onlarla... Aynı Ajda Pekkan şarkılarında olduğu gibi bir meydan okumayla.

‘Coşturarak’ isyan ediyorlar

Yarın akşam İstanbul’da İş Sanat’ta sahneye çıkacak olan İspanyol grup Chambao’nun cevherleri de bu. Hastalıklara, ayrılıklara, çevre kirliliğine, savaşa ya da mültecilerin dramına ‘ağlanarak’ değil, dinleyenlerini ‘coşturarak’ isyan etmesi...
Flamenko ile chill out müziği birleştirerek muhteşem bir tarz yakalayan grubun solisti Maria del Mar Rodrigez, namı diğer La Mari ile bir röportaj yaptık. Şöhretinin doruğunda kansere yakalanan ancak, kemoterapi görürken konserlerini sürdüren, Ricky Martin’le söylediği “Tu Recuerdo” ile 2007 Latin Grammy’ lerine bile aday olan La Mari, gönderdiğimiz soruları Pasion Turca basın danışmanı Cenk Erdem aracılığıyla yanıtladı.

Chambao ismini seçme nedeniniz ne?

Chambao, deniz kenarında kurulan bir tür çadır. İçinde sohbet ediliyor, şarkı söyleniyor. Biz de sohbetimizi, şarkılarımızı grubun çatısı altında dinleyicilerle paylaşıyoruz.

8 kişilik bir grup olmanıza karşın, sizin için “grubun yüzde 50’si” yorumunun yapılmasının nedeni ne?

Grubu kurduğumuzda sadece 3 kişiydik. Şarkıları beraber yazıyorduk ama grubun şarkıcısı, yüzü, vokali olduğum için ‘grubun kalbi’ olarak görülüyordum ama şimdi bunu daha çok hak ediyorum. Kendi başıma şarkı yazıyorum, son albüm beni daha çok temsil ediyor.

Sizce İspanya’da bu kadar sevilmenizin, dünyaya açılmanızın sırrı ne?

Flamenko tüm dünyada seviliyor ve tutuluyor. İspanya’da flamenkonun çıkış noktası bizim gruptaki tüm arkadaşlarımızın doğup büyüdüğü yerler, Endülüsün güneyi. İspanya’da birer Malagalı olarak flamenko tutkumuzun içtenliği seviliyor. Dünya genelinde de flamenkoyu farklı tarzlarda sunmamız yeni nesillere cazip gelmiş olabilir.

Ricky Martin’le yaptığınız düet uluslararası bir çıkış yakaladı, Latin Grammy’lerine bile aday oldunuz. Bu düetin hikâyesi ne?

Bu düet o kadar samimi koşullarda ve eğlenerek kaydedildi ki... Ricky ile düetten çok önce Madrid’de tanışıp arkadaş olmuştuk. Tommy Torres bizim için bu şarkıyı yazdığında Ricky beni Miami’ye davet etti. Plajda kayıt yaptık.

En popüler olduğunuz dönemde kanser olduğunuzu öğrenmek sizi nasıl etkiledi? Kemoterapi dönemin de müziğe devam ettiğiniz doğru mu?

Aslında her ne kadar geride kalmış olsa da hiç kimse böyle bir durumun kolay olduğunu söyleyemez. Benim açımdan özellikle fiziksel olarak çok zorlandığım bir dönemdi. Kemoterapinin nasıl yıpratıcı olduğunu sanırım herkes biliyor. Ama ruhsal olarak tam tersini yaşadım, tamamen iyileşip sağlığımın tadını çıkarmaya odaklandığım, hayata daha çok bağlandığım bir dönem oldu. Basın ve halk çok sevgi dolu bir yaklaşım gösterdi. Bu anlamda ünlü olmak, daha büyük bir sevgiyi arkanızda hissetmenize yardımcı olabiliyor. Kemoterapi seanslarına ara verilen dönemlerde hep şarkı söyledim.

Tarzınız, içinde yer aldığınız sosyal projeler ve şarkı sözlerinizle çevreye ve dünya sorunlarına duyarlı bir “hippi” görüntüsü çiziyorsunuz? Öyle misiniz?

Çok haklısınız. Bu Chambao’yu iyi tanıyorsunuz anlamına geliyor. Sisteme karşı olduğunuzda, olup bitenlere duyarlı olduğunuzda doğal olarak böyle bir imaj ortaya çıkıyor ve bu benim kişiliğime çok uygun, benim ve grubun yansıtmak istediği öz bu...

Sizce uluslararası ilk büyük çıkışı “Pokito a poko” albümüyle yakalamanızın nedeni ne?

Sanırım deneyiminiz arttıkça kendinizi daha güzel ifade etmenin yollarını buluyorsunuz. “Pokito a poko” bizim çizgimizi kabul ettirip, tarzımızla farklılaşmaya başladığımız, ilk olgun albümümüz belki.

Daha önce İstanbul’da konser vermediniz... Şimdi tercih etmenizin nedeni ne? Ricky Martin’in de bunda etkisi oldu mu?

İstanbul, İspanya’da çok popüler. Ricky Martin’in, Pasion Turca’nın İspanya’da da İstanbul’un tanıtımıyla ilgili çalıştığını biliyorum. Hatta bana Fatih Akın’ın filmini hediye ettiler. Bu konser de Pasion Turca’nın fikriydi.

Türkiye’den ismini bildiğiniz grup ve şarkıcılar var mı?

Müzisyen olarak Ömer Faruk’u (Tekbilek) tanıyorum, çok uzun zaman önce ruhumu fethetti, bir de sufi müziği çok hoşuma gidiyor. Onunla tanışmayı çok isterdim, bir de kendisiyle bir parçada ortak çalışmak rüya gibi olurdu...

Onu nasıl keşfettiniz?

Ömer Faruk’u tanıyan çok fazla müzisyen arkadaşım var. Festivallerle dünyayı gezen müzisyenlerinizden biri olduğunu biliyorum. İspanya’da Pasion Turca’daki arkadaşlarım bana albümlerinden hediye etmişlerdi...

Türkiye hakkında neler biliyorsunuz?

Biraz mimarisini biliyorum, Arap’la Hint tarzları arası. Bir de hamam gibi bazı geleneklerini, ruhun su aracılığıyla iyileşmesi fikrini....

O zaman en azından mimari konusunda şaşırabileceğinizi söylesem?

Bu yüzden İstanbul’a konserden önce geliyorum. Özellikle Kapalıçarşı’yı, bazı tarihi mekânları gezmek istiyorum.
Ömer Faruk’la söylemek istiyorum

Politik ve sosyal sorunlarla yakından ilgili biri olarak Türkiye’ye nasıl bakıyorsunuz?

Türkiye’nin kuruluşundan itibaren melez bir kültürü olduğunu biliyorum.

Neyi kastediyorsunuz?

Birçok farklı kültürü bir araya getiren bir tarihiniz var. İstanbul’la ilgili olarak zengin Doğu kültürüyle, çok modern bir şehri bağdaştırdığını; gece hayatının New York gibi olduğunu duyuyorum...

Bu konserle ilgili sürprizleriniz var mı?

İstanbul’daki ilk konserimiz, 8 yıllık bir geçmişimiz var ve bizi en çok temsil eden şarkıların hepsini İstanbullularla paylaşmak istiyoruz. Özellikle son albümümüzün şarkılarını söylüyor olacağız ama, izleyiciler Chambao’nun en ünlü şarkılarını da dinleyecekler..

En çok kiminle şarkı söylemek isterdiniz?

Ömer Faruk’u tanıyıp beraber şarkı söylemeyi çok istiyorum. İstanbul’a konserden önce geliyorum, başka müzikleri, farklı sanatçıları keşfetmeye çalışacağım.

Milliyet 5 Mart 2008

1 Mart 2008 Cumartesi

ÜNLÜ TENOR JOSE CURA İSTANBUL'DAYDI

Geleneksel tenor kalıbına sığmıyor

Filiz Ali

Jose Cura, konserin ilk dakikalarında seyirciyi avucunun içine alıverdi. “Un altro Bacio” gibi tenorları oyunculuk açısından çok zorlayan aryayı, Josa Cura kadar inandırıcı ve duygulandırıcı yorumlayana rastlamadım desem abartmış olmam

28 Şubat 2008 Perşembe25 Şubat akşamı İş Sanat Salonu, Jose Cura adında, opera âleminde tanınmış bir tenoru dinlemeye gelen müzikseverlerle doluydu. Basın duyurularında, “Dünyanın yaşayan en ünlü tenoru” gibi beni her zaman irkilten bir yukarıdan atmalı abartma söz konusuydu.
Kendisini daha önce Mezzo kanalında seyretmişliğim, CD’lerini dinlemişliğim vardı.
Ne yalan söyleyeyim, öyle nefes kesen bir tenor değildi benim için. Konsere gitmeden önce biraz araştırma yapayım deyip, Youtube’da dolanırken Cavalleria Rusticana Operası’ndan bir Santuzza ve Turiddu düeti buldum.
Herhalde canlı kayıttı ve “İşte bu” dedim. Evet, bu adamda farklı bir şeyler vardı galiba.
Yine de konsere giderken, 'dünyanın yaşayan en ünlü tenorunu’ dinlemeye gidiyorum heyecanı yaşamıyordum.

Göz teması kurdu
Salon doluydu. Olağan konser dinleyicisine göz aşinalığı ile selamlar verildi. Cep telefonları son anda kapatıldı, salonda çıt çıkmıyordu artık. Işıklar karardı ve şef Mario de Rose’nin yönettiği Bilkent Senfoni Orkestrası, Leoncavallo’nun “Palyaço Operası”nın prologunu çalmaya başladı.
Birden salonun arka taraflarından ve seyircinin arasından bir ses duyuldu. Ses yaklaştı, yaklaştı ve Jose Cura seyirci ile göz teması kura kura ve Tonio’nun prologunu söyleye söyleye sahneye doğru yürüdü.
Evet, bu adam farklıydı. Daha konserin ilk dakikalarında bir salon dolusu seyirciyi avucunun içine alıvermişti. Biz, onunla göz göze gelmiştik. Kişisel bir ilişki kurmuştuk sanatçıyla.

Alışılagelmiş değil
Jose Cura alışılagelmiş tenor tipine hiç uymuyordu. Öyle sahnenin ortasında dikilip, sırası geldiğinde şarkısını söyleyen, sonra da susup orkestranın önünde hareketsiz duran biri değildi Jose Cura.
Konser sahnesini boydan boya kullanıyor, aryaların sözlerinin hakkını veriyordu. Sesi dolgun, yoğun, renkli; tizleri parlaktı. Ne var ki tizlerinin parlaklığının cazibesine takılıp kalmıyor, sesi ile oynuyordu.
Aryaların duygusunu seyirciye geçiriyordu. Eğer duygu gerektiriyorsa 'güzel’ değil, hatta 'çirkin’ bile olabilirdi sesi.
Josa Cura’nın İstanbul programı biraz 'ortaya karışık İtalyan operalarından seçme tenor aryaları’ mantığı ile oluşturulmuştu. “Palyaço”nın yanı sıra, “Vesti la giubba”, Tosca’dan “E Lucevan le stelle”, La Bohem’den “Che gelida manina”, tenor aryalarının 'en’ ünlüleriydi kuşkusuz. Ancak, sanatçı bence opera sevenleri “Otello”nun son aryası ile fena halde sarstı.

Ender bir konser
Verdi’nin bu her bakımdan son derece koyu renkli operasının sonunda, bilindiği gibi, Otello deli gibi sevdiği karısı Desdemona’yı boğar. Sonra da hançerini çekip kendini öldürmeden önce bir “son öpücük” ister cansız Desdemona’dan.
İşte, “Un altro Bacio” gibi tenorları oyunculuk açısından çok zorlayan bu aryayı, Josa Cura kadar inandırıcı ve duygulandırıcı yorumlayana rastlamadım desem abartmış olmam.
Bitmesini hiç istemediğim ender konserlerden biriydi bu konser. Seyirciden gelen ateşli istek üzerine iki 'bis’ yaptı sanatçı ve konserini Pavarotti sayesinde popüler olan, Puccini’nin “Turandot Operası”ndan “Nessun Dorma” aryası ile bitirdi.
Son bir ipucu vereyim: Bu konseri kaçırmış olanlar, Youtube’da sanatçının on yıl önce daha genç ve daha az olgunken Budapeşte konserinde aynı aryaları söylediğini görecekler.

Kaynak : Milliyet Kültür/Sanat