31 Mart 2008 Pazartesi

RADYO EKSEN İFTİHARLA SUNAR: DEVOTCHKA

15 NİSAN SALI – GARAJİSTANBUL


“Radyo Eksen konserleri, DeVotchKa ile devam ediyor.”

Radyo Eksen 96.2; dinleyicilerinden gelen yoğun istek üzerine bu sene de konserlerine devam etme kararı aldı. Geçtiğimiz sene Helldorado ve ardından Kultur Shock konserlerini düzenleyen Radyo Eksen 96.2’in bu seneki ‘ilk’ konuğu DeVotchKa. “How It Ends”, “Such a Lovely Thing”, “Till The End Of Time” gibi şarkılarıyla Eksen’de adını çok sık duyduğumuz grup, 15 Nisan’da Garajİstanbul’da olacak.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın işbirliği, Efes Pilsen ve Mey İçki’nin de katkılarıyla İstanbul’da müzikseverlerle buluşacak grubun ismi, A Clockwork Orange filminde (ve kitabında) Alex ve arkadaşlarının aralarında kullandıkları NADSAT terimi DeVotchKa yani “genç kız”dan geliyor. DeVotchKa müziğinde; folk-punk köklerine sadık kalıyor, yanına da Roman, Yunan ve Meksika havalarını ekliyor.

İlk albümleri “Supermelodrama”yı 2000 yılında piyasaya süren topluluk, The Dresden Dolls, Calexico, 16 Horsepower gibi isimlerle konser verdi. Erken dönemlerindeyse, fetiş model Dita von Teese* ile birlikte burlesque şovlara katıldı. (Burlesque Show: Striptizli ve bol hicivli gösteriler)

2004’te konsept ve gerçek bir hikayeyi anlatan “How It Ends” albümünü piyasaya sürdüler. Dünya çapında verdikleri konserlerle tanınan ve büyük bir hayran kitlesini peşine takan grubun albümle aynı ismi taşıyan şarkısı, başrollerinde Gogol Bordello solisti Eugene Hütz ve Elijah Wood’un yer aldığı “Everything Is Illuminated*” filminin fragmanında yer aldı.

Verdikleri konserler, “sahnede adeta bir patlama etkisi yaratıyorlar” ifadesiyle ünlendi. 2006 senesinde; Siouxsie&the Banshees, Frank Sinatra ve Velvet Underground cover’larının yer aldığı “Curse Your Little Heart” EP’lerini yayınladılar.

DeVotchKa asıl önemli çıkışını, Little Miss Sunshine filminin soundtrack’ini hazırlayınca yakaladı. Grubun bu film için kaydettiği şarkılar, başta Grammy olmak üzere bir çok ödüle aday gösterildi, bir o kadarını da kazandı.

Yeni DeVotchKa albümü “A Mad and Faithfull Telling” Mart ayında yayınlandı. Kultur Shock ve Helldorado gecelerinde eğlendiyseniz bu konsere mutlaka gelin. Daha önce hiç Radyo Eksen 96.2 konserine katılmadıysanız bu defa artık kaçırmayın.

Vokal / Gitar / Trompet: Nick Urata
Keman / Akordiyon: Tom Hagerman
Saksafon / Bas: Jeanie Schroder
Davul/Piyano/Tüm perküsyonlar: Shawn King

21:00 Kapı Açılışı / Radyo Eksen DJ Session
22:00 Devotchka Konseri

Kaynak : Biletix

23 Mart 2008 Pazar

Balkan havası bizi sardı!

Barış AKPOLAT

Oynak, kıvrak, eğlenceli Balkan müzikleri patlama noktasında. Zaten yabancımız değiller. Emir Kusturica’nın film müziklerini yapan Bosnalı Goran Bregovic yakın zamana kadar bizim starlarımızdan biri gibiydi. Belki de onun açtığı yol sayesinde bu kadar çok Balkanlı müzisyen Türkiye’de tanındı ve sevildi. Balkan müzikleri Muammer Ketencoğlu’nun çalışmalarıyla daha bilinir, daha sevilir oldu.


Öyle ki iş artık etnik ve geleneksellikten çıktı, pop ve rock türlerine kaydı. Bar ve kulüpler yeni nesil Balkan şarkılarıyla her hafta sonu coşuyor. Balkan müziği bugün, Taraf De Haidouks, Fanfare Ciocarlia, Mahala Rai Banda, Koçani gibi gruplarla tüm dünyaya açıldı. Shantel’in özellikle Türkiye ve bu tarza yakın Avrupa ülkelerindeki başarısını anlatmamıza gerek var mı? Ya da Gogol Bordello ve Kultur Shock gibi çingene havalarıyla punk rock türünü karıştıranları hatırlatmamıza? Yani müzik dünyasında yeni eğilim Balkan müzik grupları ve yaptıkları müzikler. Sık sık Türkiye’de konserler veriyorlar, Türk müzisyenlerle çalıyorlar, albümleri çok satıyor. Balkan ezgileriyle hip-hopvari bir iş çıkartan, Romanya doğumlu Miss Platnum’un albümünün Sony BMG gibi büyük bir firmadan çıkması da Balkan ritimlerinin ne kadar iş yaptığının bir başka göstergesi. Balkan müziği yapanlara en ilginç örneklerden biri de Brenna MacCrimmon. Kendisi bir Kanadalı ve tesadüf eseri Türkiye’ye geldiğinde dinlediği balkan türkülerini beğenip söylemeye karar verdi. Yani balkan havası artık Bregovic’ten çıktı yeni nesil orkestralara kaydı, etkisini gittikçe artıran bir rüzgar esiyor.


Balkan havası bizi sardı!

TARAF DE HAIDOUKS

Johnny Depp’le film de çektiler

Romanya’da Taraful Haiducilor olarak bilinen Taraf De Haidouks’un Türkçe anlamı Haydutlar Çetesi. Grup 1989’da Romanya Devlet Başkanı Nikolay Çavuşesku’nun ölümünden az önce kuruldu. Gruptan ziyade 30 müzisyenli bir orkestra. Onları Speranta Radulescu isimli bir müzikolog keşfetti. İlk kayıtları yine Radulescu tarafından The Institute for Ethnography and Folklore isimli bir belgesel için yapıldı. Bartok, Haçaturyan, Albeniz gibi klasik müzik bestecilerinin eserlerini Çingene müzikleriyle yoğurarak tekrar yorumladıklarını söyleyen grup bugüne kadar sekiz albüm çıkardı.

Türkiye’de 2001’de çıkan Band Of Gypsies ile keşfedildiler. Bu albümde Macaristan’dan Koçani Orkestar, Bulgaristan’dan Klarnetçi Filip Simeonov ve Türkiye’den perküsyonist Tarık Tüysüzoğlu çaldı. Son albümleri Maskarada 2007’den sonra onları tanımayan kalmadı. Sally Potter’ın The Man Who Cried filminde rol aldılar ve bu filmden sonra Amerikalı aktör Johnny Depp’le yakın arkadaş oldular. Ardından başka filmlerde de rol aldılar. 2002’de grubun en önemli üyelerinden ve kurucularından Nicolae Neacşu 78 yaşında öldüğünde dünyanın en iyi Çingene kemancılarından olduğu kabullenilmişti. Türkiye’ye de gelen grup Serkan Çağrı ve Shantel gibi isimlerle de çalıştı.

SHANTEL

Disko Partizani ile patladı

Bugünlerde hangi radyoyu, hangi televizyon kanalını açarsanız açın onu mutlaka duyarsınız. Türkiye ve Avrupa ülkelerinde fazlaca başarıya ulaşmış Doğu Avrupa kökenli Alman şarkıcı Shantel, Disko Partizani şarkısının klibini İstanbul’da çekti. Biz de eğlenceyi ve dansı sevdiğimizden Shantel’i çok sevdik. İstanbul Babylon’da bol bol konser veren Shantel aslında eskiden tekno müzik alanında Bucovina Club ismiyle müzik kariyerini devam ettiriyordu. Fakat Disko Partizani’yle yaptığı çıkış müzik çevrelerince Romanya’ya saygı duruşu olarak değerlendirildi ve BBC eleştirmenlerinden de tam not aldı.

KOÇANİ ORKESTAR
/_newsimages/5233667.jpg
Alem buysa kral onlar

Makedonya’nın Koçani şehrinde kurulmuş Balkan müziğinin en önemli gruplarından. Türkçe söz yazılmış birçok şarkıları var. En tanınmışı Mahsun Kırmızıgül’ün Alem Buysa Kral Benim şarkısı. Emir Kusturica’nın Çingeneler Zamanı filminde de görünen grubun kurucusu, bir Türk mahellesinde doğduğu için Türkçeyi gayet güzel konuşan Naat Veliov (51). Sülalece trompetçi bir aileden gelen Naat, yaptığı müzikte Türk, Sırp, Macar etnik öğelerini kullanıyor. Borat filminin albümüne Şiki Şiki Baba şarkısını sokan grup, Serkan Çağrı ve Mercan Dede gibi müzisyenlerle çalıştı.

MISS PLATNUM

Hip-hop’la başladı köklerini unutmadı

Çavuşesku devri biter bitmez Romanya’dan Almanya’ya kaçan bir ailenin 1981 doğumlu kızı Miss Platnum Almanya’da hip-hop öğrendi fakat müzik yapmaya başladığında kökenlerini unutmadı. Balkan ritimleriyle bezeli bir hip-hop albümüne sahip olan sanatçının en büyük özelliği şarkı isimlerinin yemeklerle ilgili olması. Gimme The Food isimli çıkış şarkısında olduğu gibi her fırsatta kadınlara diledikleri gibi yemek yemelerini öğütlüyor.

MAHALA RAI BANDA

3 bin kişilik komünden çıktılar

Taraf De Haidouks’la aynı çevredenler. Romanya’nın başkenti Bükreş civarındaki müzisyenleriyle ünlü Clejani isimli 3 bin kişilik bir komünden çıktılar. Haidouks’un müzik direktörü Stephane Karo ve kemancı, besteci Aurel Ionita tarafından kurulan grup Shantel’le çalıştı. Kendi isimlerini taşıyan tek bir albümleri var. Çingenelerin en eğlenceli ritimlerini duyabileceğiniz albümde 13 şarkı var. Gelecek haziranda İstanbul’a da uğraması muhtemel grubun bahar ve yaz aylarında çıkacağı dünya turnesinde tek bir boş gün bile yok.

FANFARE CIOCARLIA

Fatih Akın’a da çaldılar

Bu grup aslında Balkan müziğinin ne kadar geniş bir kitleye yayıldığının göstergesi. Amerika turneleri sırasında, yönetmen Tim Burton’ın filmlerine besteler yapan ünlü müzisyen Danny Elfman’ın doğum günü partisinde çalmaları için Hollywood’a davet edildiler. Fatih Akın’ın 2004’te Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı Ödülü’nü aldığı Duvara Karşı filminde onların müziklerini duyduk. Daha sonra Borat’ta 1970’lerin rock efsanesi Born To Be Wild şarkısına cover yaptılar. Gili Garabdi isimli ilk albümleri çoğu müzik listesine birinci sıradan girdi. Plak firmaları Asphalt Tango’dan ilk DVD’leri çıktı. Bu DVD’de bir konserlerinin tamamı, Iag Bari isimli filmleri, iki klipleri ve hayatlarını anlatan 8 mm’lik bir film var.

BALKAN MÜZİKLİ PARTİLER

Balkan müzikleri bu kadar meşhur olur da partileri yapılmaz mı? Ghetto, Studio Live, Roxy, Babylon gibi İstanbul’un popüler mekanlarında yapılan partiler dolup taşıyor. Shaman Party Balkanski adıyla Ghetto’da, Studio Live ise Balkan Fiesta ismiyle partilerini sürdürüyor. Studio Live’ın partilerinde Jazzbaz isimli bir de Türk grup çıkıyor. Babylon’da ise Balkan Partileri Shantel eşliğiyle yapılıyor. Roxy Russian Disco adı altında Koçani Orkestar’ı İstanbul’da ağırladı. Shantel ise Babylon’da geçen yılın sonuyla bu yıl neredeyse her ay bir kere konser verdi. Diğer partilerde ise Gogol Bordello, Kultur Shock, Koçani Orkestar, Fanfare Ciocarlia, Mahala Rai Banda, Taraf De Haidouks en sevilen ve durmadan çalınan şarkılar arasında.

Hürriyet Pazar 23 Mart 2008

20 Mart 2008 Perşembe

Rabasa Introduces “Pertu di Bo.”

Wednesday, March 3, 2004 - SodadeOnline.com

Written by Osvaldo Dos Reis
SodadeOnline.com Senior Editor

Rabasa Live in Concert
Rabasa Live in Concert

Rabasa recently released its latest studio album “ Pertu di Bo ” at the De Doelen in Rotterdam, Holland . “ Pertu di Bo ” includes many original compositions such as morna, coladera, funana, batuku, mazurka and tabanka, all accompanied by guitar, ukelele, accordion, percussion and trumpet.

With this album Rabasa hopes to completely expose Capeverdean traditional music. “We tend to play traditional Capeverdean music. We believe that there's a market for the modern Pop CV Music but also one for the traditional Capeverdean music,” Joâo Ortet told cvmusicworld.com. “Music is an essential part of Capeverdeans lives. There are no celebrations, family events or church services without music. In this sense, Rabasa is part of a living tradition, one that is alive even in Rotterdam .”

This album has caused quiet a stir within the Dutch critics who have praised Rabasa. The renowned journalist Stan Rijven from the Daily Trouw was the first to give a favorable review to “ Pertu di Bo, ” calling Rabasa “the latest sensation” and concluded his article with the following: “Pertu di Bo"' is the musical remedy against winter blues, which makes Rabasa the ultimate orchestra for all 2004 festivals.”

The Rotterdam-based brothers João, Jorge, Tó and Angelito Ortet, who make up the group's core, came from a farmer's family from the little village of Rui Vaz on the island of Santiago. Inspired by their older brothers Emanuel and Lindo (Lindo is featured as a special guest performer on this CD), they began playing music at a very early age. They performed music and theatre in church and learned the tricks of the trade from their brothers and from playing with the older people in the village.

Rabasa released their self titled debut album “Rabasa” in 1999. In September 2001, the group performed in Cape Verde for the first time before a frenzied crowd at the Cidade Velha festival on the island of Santiago. Their breath taking performance earned them an immediate invitation for the 2002 festival. The group regularly travels to their homeland of Cabo Verde where they perform at numerous festivals.

Besides music, the group is also involved in charitable causes. Rabasa is also a Foundation founded by the four brothers. “The money we make with playing music we use it to support schools in Cape Verde,” said Joâo Ortet. “Through my work as a teacher I get easier access to school equipments, for example computers, school-desk and seats. The Foundation get these things for free, we use the money to transport them.”

Rabasa also finances the music lessons given in the church Nossa Senhora da Paz in Rotterdam. “Our dream is to one day open a music school in Cabo Verde,” Jorge concluded.

Afrolatin rüzgarı

Afrika ritimlerinin doğallığı ve Latin müziğinin gücü Ritmolatino’da birleşiyor. Afrikalı ritm ve vokal grubu Rabasa ve Türkiye’nin en iyi perküsyon topluluklarından Yarkın Ritm Grubu, bu akşam saat 20.00’de “Ritmolatino” ile Cemal Reşit Rey’de sahne alacak. Yarkın Ritim Grubu iki yıl boyunca, İranlı ritim grubu Zarbang ile Hint ve İspanyol müzikleriyle beslenen “Ethnorythmix” konserleri gerçekleşmişti. Bu konserlerin başarısından sonra, başka hangi etnik müzik ve ritimleriyle Türk enstrüman ve yorumcularını bir araya getirebiliriz diye düşünen Fahrettin Yarkın, Capo Verde’li Rabasa ile tanıştı. Bilet fiyatları 12 ve 15 YTL (0216) 556 98 00

CRR’de Afrolatin Rüzgarı

Afrika ritimlerinin doğallığı ve Latin müziğinin gücü Ritmolatino’da birleşiyor. Afrikalı ritm ve vokal grubu Rabasa ve Türkiyenin en iyi perküsyon topluluğu Yarkın Ritm Grubu, 17 Mart’ta “Ritmolatino” ile Cemal Reşit Rey’de.

Türkiye’nin en iyi perküsyon topluluğu olarak nitelendirilen Yarkın Ritim Grubu, Capo Verde’li Rabasa ile buluşuyor. Yarkın ve Rabasa “Ritmolatino” ile müzikseverlere Akdeniz havzasından okyanusa uzanan muhteşem bir “Afrolatin” müzik ziyafeti sunacak!

Yarkın Ritim Grubu iki yıl boyunca, İranlı ritim grubu Zarbang ile, Hint ve İspanyol müzikleriyle beslenen “Ethnorythmix” konserleri gerçekleştirdi. Bu konserlerin başarısından sonra, başka hangi etnik müzik ve ritimleriyle Türk enstrüman ve yorumcularını bir araya getirebiliriz diye düşünen Fahrettin Yarkın, Capo Verde’li Rabasa ile tanıştı.

Rabasa, Senegal kıyılarının 400 km batısında yer alan Capo Verde adalarına özgü müzik icra eden, aynı zamanda göç ettikleri Rotterdam’ın çok kültürlü yapısından da etkilenmiş bir topluluk. Amaçları Capo Verde kültürünü dünyaya tanıtmak. Topluluk, etkinliklerini sadece konser faaliyetleriyle sınırlandırmıyor, aynı zamanda genç müzisyenlere Capo Verde kültürü ve müziği ile ilgili eğitim de veriyor. Müziksiz bir anın bile geçmediği, sanat amacı taşımadan, hayatın müzikle birlikte yaşandığı Capo Verde kültürü, Rabasa sayesinde Avrupa’da da yaşanıyor.

Yarkın Ritm Grubu; Fahrettin Yarkın (perküsyon), Ferruh Yarkın (perküsyon, kanun), Bekir Sakarya (perküsyon, akordeon), Güray Cantürk (perküsyon), Serkan Çağrı (klarnet), Emrah Günaydın (bas gitar) ve Halil Necipoğlu'den (vokal); Rabasa ise, João Ortet (vokaller, gitar, ferrinho), To Ortet (vokaller, bas gitar), Jorge Ortet (vokaller, gitar, harmonika), Angelito Ortet (vokaller, akordeon, perküsyon), Terezinha Fernandes (vokaller, perküsyon), Kabiné Tagus Traoré (trompet), Paulo Bouwman (vokaller, gitar, perküsyon) ve Hans de Lange (perküsyon)’dan oluşmaktadır.

Tarih : 17 Mart Pazartesi 2008
Fiyat : 12-15 YTL


Kaynak : BIGGISTANBUL


Yeşil caz geceleri

Danimarka asıllı genç caz vokalisti Malene Mortensen, Garanti Caz Yeşili konserleri kapsamında, 5 gece boyunca İstanbul Jazz Center’da sahne alacak. 18-19-20-21-22 Mart tarihlerinde gerçekleştirilecek konserlerde, sanatçıya gitarda Paul Banks, piyanoda Henrik Gunde, basta Petter Eldh ve davulda Snorre Kirk eşlik edecek. 2001 yılında, Danish Broadcasting Corporation’ın “Pop Idol” olarak bilinen şarkı yarışmasında kazandığı ikincilikle dikkat çeken Malene Mortensen, 2002’de Eurovision şarkı yarışmasında seslendirdiği “Tell Me Who You Are” şarkısıyla Danimarkalıların kalbini kazandı. Konserler saat 21.30’da başlayacak. Bilet fiyatları Tam: 40 YTL İndirimli: 28 YTL (0212) 327 50 50 www.istanbuljazz.com

19 Mart 2008 Çarşamba

Rock’çılara saygı kuşağı

Servet YILMAZ

Rock’çılara saygı kuşağı İkinci albümü "S’onsuz"u Taşoda etiketiyle piyasaya çıkaran Badem, uzun bir aradan sonra "Kalpsiz" ile sağlam bir dönüş yaptı. Piyasada popçuları hoş tutanlardan şikayetçi olan Badem üyeleri, rock dinleyen milyonları gösterip rock’a saygı duymanın zamanının geldiğini söylüyor.

Bu geçen süre zarfında grubu etkileyecek kadar kişisel bir değişim yaşadınız mı?

Grup birçok kimyanın bir araya gelip oluşturduğu ayrı bir kimya. Çorba gibi düşünün malzemeler farklı ama bir araya gelince bir bütün. İster istemez malzemelerden biri değişince grup da değişiyor. Hepimizin ayrı dönemlerde yaşadığı ayrılıklar oldu. Ölüm ayrılıkları oldu, aşk ayrılıkları oldu. Birimizi etkileyen bir şey hepimizi etkiliyor sonuç olarak.

Badem’de büyük değişimler var. İmajdan duruşa kadar oldukça büyük bir gelişim söz konusu bu da zamanla ilgili bir şey mi?

Biz yıllardır bu işle ilgilendiğimiz için tüm işlerimizi müziğe endeksledik. İlk albüm 2005 yılında çıktığı zaman bu profesyonel dünyaya adım attık ve iş disiplininin getirdiği sonuçlar doğrultusunda zamanla kendimizi geliştirdik. Şöyle de diyebiliriz ilk albümde yüzmeyi öğrendik şimdi stilli yüzmeyi öğreniyoruz.

İş disiplini diyorsunuz müzik sizin için bir iş mi? Bu sektörden para kazanabileceğinizi düşünüyor musunuz?

Hepimizin ortağı olduğu şirketler ya da çalıştığı müzikle ilgili işler var. Mesela Mustafa Taşoda prodüksiyon şirketiyle ortak, Barış Wee Play ile ortak, Emre Modern Müzik Akademisi’nde davul dersleri veriyor. Böylece hem kendimizi hem de müziğimizi yan kollarla besleyebiliyoruz. Sonuçta bütün gün evde oturup iş gelsin diye beklemiyoruz ve müzikten kopmuyoruz.

"Sınav" filmiyle daha büyük kitlelere ulaşan Badem, Özlem Tekin’le de bir başka dönüm noktası yaşadı diyebilir miyiz?

Badem’in dönüm noktası Sony&BMG ile anlaşıp albümün çıktığı gündür aslında.

Neden o gün?

Çünkü, amatörlükten profesyonelliğe geçtiğimiz gündür. Bugünlerde yadırganmıyor ama bizim albümümüz çıktığı zaman Türkiye’de bir rock patlaması vardı. Özellikle gruplarda ve biz kimsenin yapmadığı akustik tınılı rock yapmıştık. Yeni albümde ise farklı duygular hissedip, farklı seslerde kullandık ama yine o akustik tınıyı koruduk mesela. Sonuçta gruplar çıkıyor ve ikinci albümü yapamadan kayboluyorlar. Devamlılık çok önemli bu işte. Biz "S’onsuz" ile bir adım daha attık ve üçüncü albümü düşünmeye başladık.

İlk albümle ilgili şanssızlık olarak gördüğünüz bir şey var mı?

Biz bir grupken ilk albüme dair yaşadığımız en büyük talihsizlik yaptığımız müziğe benzer bir müziğin yapılmıyor oluşuydu. Bu yüzden insanlar bizi bir yere koyamadılar. Çünkü hep böyle bir istek var. Bir yerlere yerleştirme, karşılaştırma isteği. Artık kendi çabalarımızla kendimize o yeri açtık. Badem dendiği zaman insanlar ne tür bir müzik dinleyeceklerini biliyorlar. Zamanında birçok grubun başına gelmiş bir şeydir bu aslında. En iyi, örneği MFÖ’dür hatta. MFÖ ilk çıktığı zaman insanlar "Bu nasıl müzik böyle" diyordu. Şimdi gidip MFÖ’ye "Müziğinizi tanımlar mısınız" diye soru sorulmuyor. Ne tarz olduğu da biliniyor.

Konserlerinizde aksilikler oluyor mu en çok neden şikayetçisiniz?

Aksilikler mutlaka olur ama konserlerden değil de daha çok televizyonlardan şikayetçiyiz. Bu işe biraz para ayırmaları gerekli. Canlı performans için çıktığımız programlar oluyor. Biz bir vokal grubuyuz ve sahneye çıktığımızda mikrofon olmuyor. "İdare edin" diyorlar. Popçular ve rock’çılar diye bir terim var televizyon dünyasında. "Rock’çılar geldiği zaman onları şöyle ağırlıyoruz" diyorlar mesela. "Rock’çılar genelde.." diye başlayıp devam ediyorlar cümlelerine, biz bir genellemenin içinde bulunmak istemiyoruz. "Rock’çıları ayakta konuk alıyoruz biz" diyorlar. Niye biz oturamıyor muyuz? Sonra çok büyük bir rayting kavgası var ve rock’çı deyip hor görüyorlar grupları. Oysa bu ülkede artık hiç de azımsanmayacak kadar çok rock müzik dinleyicisi var. Onların saygı görmesi gerek diye düşünüyorum. Bir de Türkiye’de müzisyenlik meslek gibi görünmüyor. Bankada müzisyen yazıyorsun kredi vermiyorlar.

Yeni albümünüzde çok farklı türde şarkılar var, kendi şirketinizi kurup albümü buradan çıkardınız...

Sony&BMG ile anlaşmazlık oldu ve ayrılmamız gerekti ama ilk albümde de kendi müziğimizi yapmıştık, şimdi de kendi müziğimizi yaptık. Şarkılarımız bizi yönlendirdi. Yani bir şarkı sert gitarlar istediyse sert gitarlar, daha akustikse akustik enstrümanlar, folksa folk tirimler kullandık. Konsept olarak, genel anlamda ise ulaşılamayan aşk, umut ve ölüm üzerine birleştiğini görebilirsiniz.

Bu albüm tam olarak ne zaman bitti?

Albüm geçen sene nisan sonuna bitmiş gibiydi ama çıkma süreci uzayınca biz de tekrar bir şeyler eklemeye başladık. Özlem Tekin ve İlhan Şeşen eklendi mesela. Albüm geçen sene mayısta çıkmış olsaydı konuk sanatçılar olmayacaktı. Tam olarak da aralık ayında bitti albüm.


Viyana’da bir konser verdiniz nasıl geçti?

Çok iyi geçti. Hatta bugüne kadar verdiğimiz en iyi konserdi. 250-300 kişilik bir bardı ve 250 bilet biz gitmeden önce satılmıştı. Oraya hep popüler kültüre yönelik sanatçılar gidiyormuş böyle bir konser olunca çok talep oldu. Tom Maister çok duygulandı mesela. 2 saat 15 dakika sahnede kaldık. Kendi şarkılarımızın ağırlıklı olduğu bir konserdi ve çok güzel geçti.

Biz "S’onsuz" ile bir adım daha attık ve üçüncü albümü düşünmeye başladık.


Hürriyet Kelebek 15 Mart Cumartesi

Caz dünyasının ‘rock’çısı

MİRAÇ ZEYNEP ÖZKARTAL

Şarkıları ABD’nin Top 40 listelerinden inmeyen caz saksofonisti Mindi Abair, Çırağan Kempinski’de bugün sahne alıyor


Dünyaca ünlü smooth caz saksofonisti Mindi Abair, bugün Çırağan Kempinski Rythm in Palace konserleri kapsamında bir konser verecek. Şarkıları ABD’nin Top 40 listelerinden inmeyen Abair, kariyerine Mandy Moore ve Backstreet Boys konser turnelerinde saksofonist olarak başlamıştı. Solo çalmaya geçtikten sonra kısa sürede yıldızlaştı. Abair’e İstanbul’a ayak basar basmaz sorularımızı yönelttik.

Bu akşam İstanbul’daki ilk konserinizi vereceksiniz. Nasıl tanımlarsınız müziğinizi?

Yıllardır çok çeşitli müziklerin etkisinde kaldım; şimdi kendi müziğimi kendim yazıyorum. Müziğim ve orkestram jazz dünyasının bir çeşit rockcısı. Biz sahnede durup sadece çalmıyoruz. Sahnede eğleniyoruz. Şarkıları CD’lerimden başlatıp her gece yeniden yaratıyoruz.

İstanbul konseriniz için nasıl bir repertuvar hazırladınız?

Üç CD’mden de şarkılar olacak. Hem şarkı söyleyeceğim hem de saksofon çalacağım. Birkaç cover şarkıya da yer vereceğim. Örneğin Rolling Stones’un “Miss You” şarkısının oldukça eğlenceli bir versiyonuna hazır olun! Şunu garanti ederim ki biz babanızın dinlediği caz grupları gibi değiliz!

Saksofon maskülen bir müzik aleti olarak bilinir, siz nasıl seçtiniz?

Babam saksofon çalıyordu. Onu hayranlıkla izlerdim. Ben de saksofon çalmak istedim ve şanslıymışım ki kimse bana bir kızın saksofon çalmasının garip olduğunu söylemedi.

Hiç babanızla birlikte sahneye çıktınız mı?

Babamın grubuyla yollarda büyüdüm. O da bir saksofonist. Beraber çalamadık ama ne zaman fırsat bulsa bizimle takılıyor.

Gelecek nesiller için nasıl bir rol model olacaksınız?

Kendimi hiçbir zaman rol model olarak düşünmedim... Ta ki Backstreet Boys turnesine kadar... Birden bire genç kızlardan benim gibi enstrüman çalmak ve saksofon öğrenmek istediklerini söyleyen binlerce mail gelmeye başladı.

Türk müziğiyle ilgili misiniz?
Bu Türkiye’yi ilk ziyaretim ve biliyorum ki son olmayacak. Yerel müzisyenlerle tanışmayı umut ediyorum, onlarla beraber müzik yapmak çok eğlenceli olacak!


Milliyet Cafe 19 Mart 2008

8 Mart 2008 Cumartesi

Şimdi de Türkleri çadırlarına almak istiyorlar

Nilay Örnek

İspanya’da içinde sazlı sözlü eğlencelerin yapıldığı deniz kenarındaki çadırlara “Chambao” deniyor. Adını bu çadırlardan alan grup, yarın İstanbul’da konser veriyor. Öncesinde, kansere direnişi, şarkıları ve de 2007 Latin Grammy’lerine adaylığıyla milyonları kendine hayran bırakan solist La Mari’yle söyleştik

Öykü ile Berk’i kısa sürede niye bu kadar çok sevdik? Hani şu bildiğimiz “Evlerinin Önü Boyalı Direk” türküsünü flamenko tarzında söyleyerek Youtube’da izlenme rekorları kıran ikizlerden bahsediyorum. Niye o kadar çok dinlendiler?
Genç ve hoşlar. Yetenekliler. Berk yıllar yılı şöhret olacağı günü bekleyerek, okuduğu her güzel şeyin altını çizmiş sanki; bir soruyorsun, bir dolu, ‘dolu dolu’ yanıt alıyorsun. Öykü desen, neşeli, güzel, enerjik, şık ve modern. Ama yeter mi? Sanırım hayır.
Onların bizi etkilemesinin sırrı “sözlerdeki hüznün, neşeli bir müzikle” birleşmesiydi sanki; bizi o zıtlık büyüledi. “Yerden yere vurdun sen beni felek” derken ellerimizi çırparak dans ettik onlarla... Aynı Ajda Pekkan şarkılarında olduğu gibi bir meydan okumayla.

‘Coşturarak’ isyan ediyorlar

Yarın akşam İstanbul’da İş Sanat’ta sahneye çıkacak olan İspanyol grup Chambao’nun cevherleri de bu. Hastalıklara, ayrılıklara, çevre kirliliğine, savaşa ya da mültecilerin dramına ‘ağlanarak’ değil, dinleyenlerini ‘coşturarak’ isyan etmesi...
Flamenko ile chill out müziği birleştirerek muhteşem bir tarz yakalayan grubun solisti Maria del Mar Rodrigez, namı diğer La Mari ile bir röportaj yaptık. Şöhretinin doruğunda kansere yakalanan ancak, kemoterapi görürken konserlerini sürdüren, Ricky Martin’le söylediği “Tu Recuerdo” ile 2007 Latin Grammy’ lerine bile aday olan La Mari, gönderdiğimiz soruları Pasion Turca basın danışmanı Cenk Erdem aracılığıyla yanıtladı.

Chambao ismini seçme nedeniniz ne?

Chambao, deniz kenarında kurulan bir tür çadır. İçinde sohbet ediliyor, şarkı söyleniyor. Biz de sohbetimizi, şarkılarımızı grubun çatısı altında dinleyicilerle paylaşıyoruz.

8 kişilik bir grup olmanıza karşın, sizin için “grubun yüzde 50’si” yorumunun yapılmasının nedeni ne?

Grubu kurduğumuzda sadece 3 kişiydik. Şarkıları beraber yazıyorduk ama grubun şarkıcısı, yüzü, vokali olduğum için ‘grubun kalbi’ olarak görülüyordum ama şimdi bunu daha çok hak ediyorum. Kendi başıma şarkı yazıyorum, son albüm beni daha çok temsil ediyor.

Sizce İspanya’da bu kadar sevilmenizin, dünyaya açılmanızın sırrı ne?

Flamenko tüm dünyada seviliyor ve tutuluyor. İspanya’da flamenkonun çıkış noktası bizim gruptaki tüm arkadaşlarımızın doğup büyüdüğü yerler, Endülüsün güneyi. İspanya’da birer Malagalı olarak flamenko tutkumuzun içtenliği seviliyor. Dünya genelinde de flamenkoyu farklı tarzlarda sunmamız yeni nesillere cazip gelmiş olabilir.

Ricky Martin’le yaptığınız düet uluslararası bir çıkış yakaladı, Latin Grammy’lerine bile aday oldunuz. Bu düetin hikâyesi ne?

Bu düet o kadar samimi koşullarda ve eğlenerek kaydedildi ki... Ricky ile düetten çok önce Madrid’de tanışıp arkadaş olmuştuk. Tommy Torres bizim için bu şarkıyı yazdığında Ricky beni Miami’ye davet etti. Plajda kayıt yaptık.

En popüler olduğunuz dönemde kanser olduğunuzu öğrenmek sizi nasıl etkiledi? Kemoterapi dönemin de müziğe devam ettiğiniz doğru mu?

Aslında her ne kadar geride kalmış olsa da hiç kimse böyle bir durumun kolay olduğunu söyleyemez. Benim açımdan özellikle fiziksel olarak çok zorlandığım bir dönemdi. Kemoterapinin nasıl yıpratıcı olduğunu sanırım herkes biliyor. Ama ruhsal olarak tam tersini yaşadım, tamamen iyileşip sağlığımın tadını çıkarmaya odaklandığım, hayata daha çok bağlandığım bir dönem oldu. Basın ve halk çok sevgi dolu bir yaklaşım gösterdi. Bu anlamda ünlü olmak, daha büyük bir sevgiyi arkanızda hissetmenize yardımcı olabiliyor. Kemoterapi seanslarına ara verilen dönemlerde hep şarkı söyledim.

Tarzınız, içinde yer aldığınız sosyal projeler ve şarkı sözlerinizle çevreye ve dünya sorunlarına duyarlı bir “hippi” görüntüsü çiziyorsunuz? Öyle misiniz?

Çok haklısınız. Bu Chambao’yu iyi tanıyorsunuz anlamına geliyor. Sisteme karşı olduğunuzda, olup bitenlere duyarlı olduğunuzda doğal olarak böyle bir imaj ortaya çıkıyor ve bu benim kişiliğime çok uygun, benim ve grubun yansıtmak istediği öz bu...

Sizce uluslararası ilk büyük çıkışı “Pokito a poko” albümüyle yakalamanızın nedeni ne?

Sanırım deneyiminiz arttıkça kendinizi daha güzel ifade etmenin yollarını buluyorsunuz. “Pokito a poko” bizim çizgimizi kabul ettirip, tarzımızla farklılaşmaya başladığımız, ilk olgun albümümüz belki.

Daha önce İstanbul’da konser vermediniz... Şimdi tercih etmenizin nedeni ne? Ricky Martin’in de bunda etkisi oldu mu?

İstanbul, İspanya’da çok popüler. Ricky Martin’in, Pasion Turca’nın İspanya’da da İstanbul’un tanıtımıyla ilgili çalıştığını biliyorum. Hatta bana Fatih Akın’ın filmini hediye ettiler. Bu konser de Pasion Turca’nın fikriydi.

Türkiye’den ismini bildiğiniz grup ve şarkıcılar var mı?

Müzisyen olarak Ömer Faruk’u (Tekbilek) tanıyorum, çok uzun zaman önce ruhumu fethetti, bir de sufi müziği çok hoşuma gidiyor. Onunla tanışmayı çok isterdim, bir de kendisiyle bir parçada ortak çalışmak rüya gibi olurdu...

Onu nasıl keşfettiniz?

Ömer Faruk’u tanıyan çok fazla müzisyen arkadaşım var. Festivallerle dünyayı gezen müzisyenlerinizden biri olduğunu biliyorum. İspanya’da Pasion Turca’daki arkadaşlarım bana albümlerinden hediye etmişlerdi...

Türkiye hakkında neler biliyorsunuz?

Biraz mimarisini biliyorum, Arap’la Hint tarzları arası. Bir de hamam gibi bazı geleneklerini, ruhun su aracılığıyla iyileşmesi fikrini....

O zaman en azından mimari konusunda şaşırabileceğinizi söylesem?

Bu yüzden İstanbul’a konserden önce geliyorum. Özellikle Kapalıçarşı’yı, bazı tarihi mekânları gezmek istiyorum.
Ömer Faruk’la söylemek istiyorum

Politik ve sosyal sorunlarla yakından ilgili biri olarak Türkiye’ye nasıl bakıyorsunuz?

Türkiye’nin kuruluşundan itibaren melez bir kültürü olduğunu biliyorum.

Neyi kastediyorsunuz?

Birçok farklı kültürü bir araya getiren bir tarihiniz var. İstanbul’la ilgili olarak zengin Doğu kültürüyle, çok modern bir şehri bağdaştırdığını; gece hayatının New York gibi olduğunu duyuyorum...

Bu konserle ilgili sürprizleriniz var mı?

İstanbul’daki ilk konserimiz, 8 yıllık bir geçmişimiz var ve bizi en çok temsil eden şarkıların hepsini İstanbullularla paylaşmak istiyoruz. Özellikle son albümümüzün şarkılarını söylüyor olacağız ama, izleyiciler Chambao’nun en ünlü şarkılarını da dinleyecekler..

En çok kiminle şarkı söylemek isterdiniz?

Ömer Faruk’u tanıyıp beraber şarkı söylemeyi çok istiyorum. İstanbul’a konserden önce geliyorum, başka müzikleri, farklı sanatçıları keşfetmeye çalışacağım.

Milliyet 5 Mart 2008

1 Mart 2008 Cumartesi

ÜNLÜ TENOR JOSE CURA İSTANBUL'DAYDI

Geleneksel tenor kalıbına sığmıyor

Filiz Ali

Jose Cura, konserin ilk dakikalarında seyirciyi avucunun içine alıverdi. “Un altro Bacio” gibi tenorları oyunculuk açısından çok zorlayan aryayı, Josa Cura kadar inandırıcı ve duygulandırıcı yorumlayana rastlamadım desem abartmış olmam

28 Şubat 2008 Perşembe25 Şubat akşamı İş Sanat Salonu, Jose Cura adında, opera âleminde tanınmış bir tenoru dinlemeye gelen müzikseverlerle doluydu. Basın duyurularında, “Dünyanın yaşayan en ünlü tenoru” gibi beni her zaman irkilten bir yukarıdan atmalı abartma söz konusuydu.
Kendisini daha önce Mezzo kanalında seyretmişliğim, CD’lerini dinlemişliğim vardı.
Ne yalan söyleyeyim, öyle nefes kesen bir tenor değildi benim için. Konsere gitmeden önce biraz araştırma yapayım deyip, Youtube’da dolanırken Cavalleria Rusticana Operası’ndan bir Santuzza ve Turiddu düeti buldum.
Herhalde canlı kayıttı ve “İşte bu” dedim. Evet, bu adamda farklı bir şeyler vardı galiba.
Yine de konsere giderken, 'dünyanın yaşayan en ünlü tenorunu’ dinlemeye gidiyorum heyecanı yaşamıyordum.

Göz teması kurdu
Salon doluydu. Olağan konser dinleyicisine göz aşinalığı ile selamlar verildi. Cep telefonları son anda kapatıldı, salonda çıt çıkmıyordu artık. Işıklar karardı ve şef Mario de Rose’nin yönettiği Bilkent Senfoni Orkestrası, Leoncavallo’nun “Palyaço Operası”nın prologunu çalmaya başladı.
Birden salonun arka taraflarından ve seyircinin arasından bir ses duyuldu. Ses yaklaştı, yaklaştı ve Jose Cura seyirci ile göz teması kura kura ve Tonio’nun prologunu söyleye söyleye sahneye doğru yürüdü.
Evet, bu adam farklıydı. Daha konserin ilk dakikalarında bir salon dolusu seyirciyi avucunun içine alıvermişti. Biz, onunla göz göze gelmiştik. Kişisel bir ilişki kurmuştuk sanatçıyla.

Alışılagelmiş değil
Jose Cura alışılagelmiş tenor tipine hiç uymuyordu. Öyle sahnenin ortasında dikilip, sırası geldiğinde şarkısını söyleyen, sonra da susup orkestranın önünde hareketsiz duran biri değildi Jose Cura.
Konser sahnesini boydan boya kullanıyor, aryaların sözlerinin hakkını veriyordu. Sesi dolgun, yoğun, renkli; tizleri parlaktı. Ne var ki tizlerinin parlaklığının cazibesine takılıp kalmıyor, sesi ile oynuyordu.
Aryaların duygusunu seyirciye geçiriyordu. Eğer duygu gerektiriyorsa 'güzel’ değil, hatta 'çirkin’ bile olabilirdi sesi.
Josa Cura’nın İstanbul programı biraz 'ortaya karışık İtalyan operalarından seçme tenor aryaları’ mantığı ile oluşturulmuştu. “Palyaço”nın yanı sıra, “Vesti la giubba”, Tosca’dan “E Lucevan le stelle”, La Bohem’den “Che gelida manina”, tenor aryalarının 'en’ ünlüleriydi kuşkusuz. Ancak, sanatçı bence opera sevenleri “Otello”nun son aryası ile fena halde sarstı.

Ender bir konser
Verdi’nin bu her bakımdan son derece koyu renkli operasının sonunda, bilindiği gibi, Otello deli gibi sevdiği karısı Desdemona’yı boğar. Sonra da hançerini çekip kendini öldürmeden önce bir “son öpücük” ister cansız Desdemona’dan.
İşte, “Un altro Bacio” gibi tenorları oyunculuk açısından çok zorlayan bu aryayı, Josa Cura kadar inandırıcı ve duygulandırıcı yorumlayana rastlamadım desem abartmış olmam.
Bitmesini hiç istemediğim ender konserlerden biriydi bu konser. Seyirciden gelen ateşli istek üzerine iki 'bis’ yaptı sanatçı ve konserini Pavarotti sayesinde popüler olan, Puccini’nin “Turandot Operası”ndan “Nessun Dorma” aryası ile bitirdi.
Son bir ipucu vereyim: Bu konseri kaçırmış olanlar, Youtube’da sanatçının on yıl önce daha genç ve daha az olgunken Budapeşte konserinde aynı aryaları söylediğini görecekler.

Kaynak : Milliyet Kültür/Sanat